MÜRŞİD FARZDIR:
İslâm’dan kopan kavramlardan bahsediyoruz. Kavramlardan biri de mürşid. Mürşidin gerekliliği, farziyeti artık hiç dikkate alınmıyor. Bir mürşide tâbî olmanın Kur’ân’daki farziyeti, dînini yaşadıklarını zanneden insanların %90’dan fazlası için artık bir mecburiyet değil. Sanki mürşide tâbiiyet onların üzerine farz kılınmamış.
Evvelâ Allah’ın mürşid adını verdiği insan kimdir? Bunun muhtevasını ortaya koyduğumuz zaman şunu göreceğiz ki her şey çığırından çıkmıştır. İslâm’ın 7 tane safhası vardır:
• Allah’a ulaşmayı dilemek,
• Mürşide ulaşmak,
• Ruhu Allah’a ulaştırmak.
Bu 3 safha Allahû Tealâ tarafından kim Allah'a ulaşmayı dilerse onlar için garanti edilmiştir. Onlar Allahû Tealâ’ya ulaşmayacaklar, Allah onları Kendisine ulaştıracak. Bunun ötesi:
• Fizik vücudun teslimi,
• Daimî zikre ulaşıp nefsi Allahû Tealâ’ya teslim etmek,
• Muhlis olarak irşada ulaşmak,
• Cüz’î iradeyi de onun gerçek sahibi olan Allah’a teslim ederek irşad makamına tayin olmak ve mürşid olmak. (28 basamaklık bir İslâm merdiveninin 28. basamağının 5. kademesini ifade ediyor.)
Mürşid, Kur’ân’daki normal bir insan için aşılması lâzım gelen bütün kademeleri aşabilen insan demektir. Bu kavram unutulmakla kalmamış, mürşid müessesi unutulurken, tâbiiyet müessesi de unutulmuş, tamamen devreden çıkmıştır ve insanlar mürşidin farz olmadığını zannediyorlar.
Kur’ân’a bu kadar büyük aykırılıklar bir anda oluşmamış, insanlar 14 asır boyunca adım adım hedeflerden sapmışlardır. İnsanlar Kur’ân’ı rafa kaldırmışlar ve dîn adamlarının ortaya koyduğu görüşler ve kararlarla yönlerini tayin etmeye başlamışlardır. Kur’ân bir umacı haline getirilmiştir. “Siz Kur’ân’ı anlamazsınız. Kur’ân Arapça olarak Araplara indirilmiştir. Sahâbe de Araptı ama Kur’ân’ı anlamak için Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e soruyorlardı.” diyorlar ve de Kur’ân’la bir ilişki kurmanın Kur’ân’ın mânâsını öğrenmeye çalışmanın beyhudeliği, bir hedefe ulaştıramadığı noktasından hareket ediliyor. Asırlar boyunca böyle olmuş. Peki, ama Peygamber Efendimiz (S.A.V) 14 asır evvel Rahmet-i Rahmân’a kavuşmuştur. O’ndan sonra dîn adamları yazdıkları kitaplarla dîni bugüne kadar getirmişlerdir.
Şimdi aradan geçen devirleri devre dışı bırakın, başlangıca ve sonuca bakalım. Başlangıçta ne vardı? İslâm’ın 7 safhası vardı. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de:
1- 7 safhanın yedisinin de farz olduğunu söylüyor.
2- Bütün sahâbenin 7 safhanın yedisini de yaşayıp irşad makamına kadar ulaştıklarını söylüyor.
Âyetler net ve kesin olarak bunu söylüyor. Öyleyse söylediğimiz bir gerçek midir? Bu kısmın ispatıyla başlayalım:
Allah’a ulaşmayı dilemek farzdır. Allahû Tealâ diyor ki:
-30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
Demek ki farzdır. 3-4 tane örnek vermeyeceğiz; birer âyetle farz olduğunu ve bütün sahâbenin bu hedefe ulaştıklarını ispat edeceğiz. Konumuz bu değil ama bu konunun temel direklerinden bir tanesidir. Bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemiş midir? Allahû Tealâ buyuruyor ki:
-39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).
Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
Allahû Tealâ diyor ki: “Onlar, (sahâbe) şeytana kul olmaktan kurtuldular, içtinab ettiler, kaçındılar, kurtuldular.” Neden? “Çünkü onlar Allah’a ulaşmayı dilediler, Allah’a yöneldiler. Onlara müjdeler vardır, kullarımı müjdele.”
Bütün sahâbe Allah’ın kulu olmayı başarmışlar ve Allahû Tealâ Allah’a ulaşmayı dilediklerini ve şeytanın kulu olmaktan kurtulup Allah’ın kulu olduklarını burada ispat ediyor.
Mürşide ulaşmak, 14. basamaktır. Farz mıdır? Allahû Tealâ buyuruyor ki:
-5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihî leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.
“Ey âmenû olanlar; Allah’a ulaşmayı dileyenler, takva sahibi olun. (2. takvanın sahibi olun) ve Allah’a ulaştırmaya size kim vesile olacaksa o vesileyi Allah’tan isteyin.” diyor. O vesileyi Allah’tan istememiz söz konusudur. Allah’a ulaşmayı dilemek, vesileyi Allah’tan istemek. İşte bizi Allah’a ulaştıracak olan o vesile Allahû Tealâ’nın mürşididir. Ulaştırmakta önayak olan, ulaştırmakta mutlak olarak bulunması lâzım gelen bir müessese, irşad müessesesidir.
Bütün sahâbe mürşidlerine ulaşmışlar mıdır? Kâinatın en büyük mürşidine ulaştıkları kesindir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
-48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihî), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).
“Habibim, sana tâbî olmak Allah’a tâbî olmaktır. Onlar Akabe’de sana biat ettikleri zaman, sana tâbî oldukları zaman, onların ellerinin üzerinde Allah’ın eli vardı.” Öyleyse sahâbenin mürşide tâbî oldukları da kesinleşmiş durumdadır. Mürşid farzdır ve bütün sahâbe kâinatın en büyük mürşidine ulaşmışlar, tâbî olmuşlar, farzı yerine getirmişlerdir.
Bunların birincisi 3. basamakta gerçekleşir. İkincisi 14. basamakta gerçekleşir. İkisi de farz ve sahâbe tarafından gerçekleştirilmiştir.
Ruhu Allah’a ulaştırmak 21. basamakta olur. Ruhun Allah’a ulaştırılması üzerimize farz mıdır? Allahû Tealâ Muzemmil-8’de diyor ki:
-73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.
Allahû Tealâ: Fecr-28’de “İrciî ilâ rabbiki”buyuruyor.
-89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
“Ey ruh, Rabbine rucû et, Rabbine geri dön.” Bu bir farz hükümdür.
Bütün sahâbe ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar mı? Yani hidayete ermişlerdir. Zumer Suresi 18. âyet-i kerimesine bakıyoruz:
-39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).
Sahâbe için “Onlar sözü dinlerler. Sözün en güzeline, ahsen olanına tâbî olurlar, onlar hidayete erdiler.” diyor. Hidayet, insan ruhunun Allah’a ulaşmasıdır. Allahû Tealâ diyor ki:
-18/KEHF-17: Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.
“Kim Allah’a ulaşmışsa o zaman o kişi hidayete ermiştir.” ya da “Allah kimi O’na, Kendisine ulaştırmışsa o zaman o kişi hidayete ermiştir.” Demek ki bütün sahâbe hidayete ermişlerdir ve hidayet, ruhun Allah’a ulaşması üzerimize farzdır.
Fizik vücudu Allah’a teslim etmek üzerimize farz mıdır? Fizik vücutlarımıza Allahû Tealâ “Âdemoğulları” diyor. Bu hitapla Âdem’in sulbünden gelen bütün insanların fizik vücutlarını ifade ediyor. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
-36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.
-36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.
Fizik vücutlarımızı Allah’a teslim ederek Allah’ın kulu kılacağımıza dair Allah’a ahd vermişiz. Öyleyse Allah’a fizik vücutlarımızı teslim etmemiz de üzerimize farzdır. Bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler midir? Allahû Tealâ buyuruyor ki:
-3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: "Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik. O kitab verilenlere ve ümmîlere: "Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?" de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.
“Ey habibim, o ümmilere ve kitap sahiplerine de ki: ‘Ben ve bana tâbî olanlar, biz hepimiz vechimizi, fizik vücudumuzu Allah’a teslim ettik.” Öyleyse sahâbe fizik vücutlarını da Allah’a teslim etmişlerdir.
Nefslerini teslim edenlerin Kur’ân-ı Kerim’deki adı “ulûl’elbab”tır.
-3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).
Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.
-3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima ) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna ) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.
Ulûl’elbab için ayaktayken, otururken de, yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikretmek söz konusudur. Ulûl’elbab daimî zikrin sahipleridir. Bu daimî zikrin tamamlanması halinde nefste hiç afet kalmadığı için nefsin Allah’a tam teslimi söz konusu olur. Üzerimize farz mıdır? Nisa-103’de Allahû Tealâ diyor ki:
-4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alel mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, “vakitleri belirlenmiş bir farz “ olmuştur.
Bütün sahâbe bu lâzımeyi yerine getirmişler, nefslerini de Allah’a teslim etmişlerdir.
Peki, muhlis olmak söz konusu, irşad olmak söz konusudur. Üzerimize farz mıdır? Beyyine Suresinin 5. âyet-i kerimesi onu söylüyor:
-98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya'budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu'tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).
Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.
Allahû Tealâ: “Onlar emrolunmadılar, Allah’ın dininde nefslerinin kalbini halis kılmış kullar olmakla emrolundular. Dînde halis kullar olmakla ve bunu hanifler olarak gerçekleştirmekle emrolundular.” diyor.
Bakara Suresinin 139. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
-2/BAKARA-139: Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ â’mâlunâ ve lekum a’mâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).
De ki: “Allah hakkında bizimle mücâdele mi ediyorsunuz? O, bizim de Rabbimizdir sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, onun için ihlâs sahibi (muhlis) (kul)larız.”
“Onlara deyin ki; Allah sizin de Rabinizdir, bizim de Rabbimizdir ama biz Allah’a muhlis olanlarız.” Allah’a karşı bütün sahâbe muhlis olmuşlardır.
• Fizik vücudun teslimi; 25. basamakta,
• Ulûl’elbab olmak, nefsi Allah’a teslim etmek; 26. basamakta,
• Muhlis olmak, irşad olmak; 27. basamakta
• İradenin teslimi; 28. basamakta gerçekleşir.
Allahû Tealâ iradenin teslimi ile gerçekleşen takva müessesesine “bihakkın takva, hakka tukatihi takva” diyor. Allahû Tealâ herkese Al-i İmran-102’de: “Onlar, başkaları, sizden öncekiler nasıl bihakkın takvayla takva sahibi olmuşlarsa siz de öyle takva sahibi olun.” diyor.
-3/ÂLİ İMRÂN-102: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).
Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı “O’nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah’a) teslim olmadan ölmeyin!
Bütün sahâbe iradelerini de Allah’a teslim ederek irşad makamına tayin edilmişler, irşad görevlerini de bihakkın gerçekleştirmişlerdir. Tevbe Suresi 100. âyet-i kerimede Allahû Tealâ bu hususu söylüyor:
-9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.
Allahû Tealâ: “O sabikûn-el evvelîn var ya onların bir kısmı ensardandı, bir kısmı muhacirindendi bir de ensar ve muhacirine ihsanla tâbî olanlardandı.” diyor. İster ensar olsun ister muhacirin, sahâbenin hepsine teslim olunmuş, çünkü hepsi irşad makamının sahipleriydi.
Bu makamda, 28. basamağın 5. kademesinde, iradeyi de Allah’a teslim edip Allah’ın mürşidi olmak üzerimize farz mıdır? Farzdır. Bu kişi ruhunu da vechini de nefsini de iradesini de Allah’a teslim etmiştir.
Öyleyse Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’indeki mürşid olmak bedava bir olgu değildir, mutlak olarak daimî zikri gerektiriyor. Mutlak olarak ruhun, vechin, nefsin ve iradenin Allah’a teslimini gerektiriyor. Bir mürşid eğer Kur’ân’daki mürşidse, o ruhunu da vechini de nefsini de iradesini de Allah’a teslim etmiş olan bir kişidir. O, sabrın sahibi olmuştur.
Öyleyse konumuzun muhtevasını ifade eden mürşid olma vasfı, Kur’ân’ın 28 basamağını birden yaşamayı gerektiriyor. Allah’ın Kur’ân’daki mürşidi bu vasıfların hepsine sahip olandır. Geri kalanlar o mürşidlere tâbî olan vekil mürşidlerdir ama vekil mürşidler de kendilerine tâbî olunmaları için Allahû Tealâ tarafından vazifeli kılınmışlardır. Çünkü herkesin bulunduğu yerde bir mürşid olmalı ki insanların ulaşabilecekleri bir yerde o mürşide tâbî olsunlar. İşte her yerde bulunan bu mürşidler, vekil mürşidlerdir. Yani asıl mürşidlere tâbî olup da, onların vekili sıfatıyla kendilerine tâbî olunan görevlilerdir.
Esas tövbenin irşad makamının sahibine olması gerekir. Ama kişi Allah’a ulaşmayı dileyip de mürşidine ulaşmayı dilediği ve bunu gerçekleştirmek için hacet namazını kıldığı zaman, Allah’ın gösterdiği kişi bazen asıl mürşiddir, bazen de asıl mürşidin vekilidir. Vekile tâbiiyet gerçekleştikten sonra tâbî olan kişi için fırsat doğarsa esas mürşide de gidip tâbî olması söz konusu olacaktır.
Öyleyse mürşid dediğimiz kişi alelâde bir insan değildir. Mürşid ruhunu Allah’a teslim etmiştir, vechini Allah’a teslim etmiştir, nefsini Allah’a teslim etmiştir, iradesini de Allah’a teslim etmiştir; Allah’ın kendisine emanet olarak verdiği her şeyi onun sahibi olan Allah’a teslim etmiştir. Bunları hayattayken yapmıştır ve de daimî zikrin sahibi olmuştur.
Mürşidin vasıflarına baktığımız zaman;
1- Onun daimî zikirde olduğunu görüyoruz.
2- Bu sebeple nefsinin kalbindeki bütün afetler yok olmuştur.
3- Allah onların kalp gözünü açmıştır. Dilediği zaman onlara kalp gözlerine fiziğin ötesinde bir şeyler gösterir.
4- Allah onların kalp kulaklarını açmıştır ve o gösterdiği şeyin mahiyetini onlara vahyetmek suretiyle onlara anlatır.
Bu irşad makamındaki kişi bu 4 vasfın ötesinde;
1- Ehli tezekkürdür. Allah’la her an konuşmak, tezekkür etmek imkânının sahibidir.
2- Ehli hayırdır. Devamlı zikrettiği için, daimî zikrin sahibi olduğu için devamlı derecat kazanır. Derecat kazanmak hayırdır, derecat kaybetmek şerrdir.
3- Bu kişi ehli hüküm ve ehli hikmettir. Hakemlik yaptığı zaman veya hâkimlik yaptığı zaman mutlaka adaletle hükmeder. Çünkü Allah’tan sorarak gerçekleştirir ve bu kişi Kur’ân-ı Kerim’in bir âyetine baktığı zaman 28 basamaktan hangisine giriyorsa onu bir çırpıda söyleyebilecek olan yeteneğin sahibidir. Kur’ân’ın çatısını, 28 basamağı ve muhtevasını çok iyi bilir.
Mürşid bu vasıfların sahibi olan kişidir. Mürşid Allahû Tealâ’nın irşad makamına ulaştırdığı kişidir. Gerçek mürşid odur.
Hayatımıza mürşid ne zaman girer? Önce bizim Allah'a ulaşmayı dilememiz lâzım. Sadece bu dileğin sahipleri için mürşid vardır ve faydalı olur. Bir insan Allah'a ulaşmayı dilememişse, asırlardır Allah’a ulaşan Allah’ın evliyalarına özenmemişse, Allahû Tealâ’dan “Yarabbi, beni de o ermişlerden kıl.” tarzında bir talebi olmamışsa, o zaman o kişinin herhangibir mürşide ulaşması ona bir şey kazandırmaz.
Bir kişi mürşidine ulaşmadan önce mutlaka Allah'a ulaşmayı dilemiş olmalıdır. Kim 12 tane ihsanla mürşidine ulaşırsa o zaman o kişi hedefine ulaşmıştır. Allahû Tealâ Allah'a ulaşmayı dileyen kişinin üzerine Rahîm esmasıyla tecelli eder. Bu tecelli;
1- O kişinin gözlerindeki hicab-ı mesturenin alınmasına sebebiyet verir.
2- O kişinin basiret adlı görme hassasının üzerindeki gışavetin alınmasına sebebiyet verir.
3- Kişinin işitme hassasındaki mührün açılmasına sebebiyet verir.
4- Kulaklarındaki vakranın alınmasına sebebiyet verir.
5- O kişinin kalbinin mührünün açılmasına sebebiyet verir.
6-Kalbindeki ekinnetin alınmasına sebebiyet verir.
7- Kalbe ihbat konulmasına sebebiyet verir.
Tam 7 tane faktör. Bunlar Allah’ın ilk 7 ihsanıdır.
8. ihsan; Allah’ın o kişinin kalbine ulaşmasıdır. Allahû Tealâ buyuruyor:
-64/TEGÂBUN-11: Mâ asâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve men yu’min billâhi yehdi kalbehu, vallâhu bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.
Allah kalbe ulaşırsa ne yapar? 9. ihsan olarak Allahû Tealâ o kişinin kalbini Allah’a çevirir:
İslâm’dan kopan kavramlardan bahsediyoruz. Kavramlardan biri de mürşid. Mürşidin gerekliliği, farziyeti artık hiç dikkate alınmıyor. Bir mürşide tâbî olmanın Kur’ân’daki farziyeti, dînini yaşadıklarını zanneden insanların %90’dan fazlası için artık bir mecburiyet değil. Sanki mürşide tâbiiyet onların üzerine farz kılınmamış.
Evvelâ Allah’ın mürşid adını verdiği insan kimdir? Bunun muhtevasını ortaya koyduğumuz zaman şunu göreceğiz ki her şey çığırından çıkmıştır. İslâm’ın 7 tane safhası vardır:
• Allah’a ulaşmayı dilemek,
• Mürşide ulaşmak,
• Ruhu Allah’a ulaştırmak.
Bu 3 safha Allahû Tealâ tarafından kim Allah'a ulaşmayı dilerse onlar için garanti edilmiştir. Onlar Allahû Tealâ’ya ulaşmayacaklar, Allah onları Kendisine ulaştıracak. Bunun ötesi:
• Fizik vücudun teslimi,
• Daimî zikre ulaşıp nefsi Allahû Tealâ’ya teslim etmek,
• Muhlis olarak irşada ulaşmak,
• Cüz’î iradeyi de onun gerçek sahibi olan Allah’a teslim ederek irşad makamına tayin olmak ve mürşid olmak. (28 basamaklık bir İslâm merdiveninin 28. basamağının 5. kademesini ifade ediyor.)
Mürşid, Kur’ân’daki normal bir insan için aşılması lâzım gelen bütün kademeleri aşabilen insan demektir. Bu kavram unutulmakla kalmamış, mürşid müessesi unutulurken, tâbiiyet müessesi de unutulmuş, tamamen devreden çıkmıştır ve insanlar mürşidin farz olmadığını zannediyorlar.
Kur’ân’a bu kadar büyük aykırılıklar bir anda oluşmamış, insanlar 14 asır boyunca adım adım hedeflerden sapmışlardır. İnsanlar Kur’ân’ı rafa kaldırmışlar ve dîn adamlarının ortaya koyduğu görüşler ve kararlarla yönlerini tayin etmeye başlamışlardır. Kur’ân bir umacı haline getirilmiştir. “Siz Kur’ân’ı anlamazsınız. Kur’ân Arapça olarak Araplara indirilmiştir. Sahâbe de Araptı ama Kur’ân’ı anlamak için Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e soruyorlardı.” diyorlar ve de Kur’ân’la bir ilişki kurmanın Kur’ân’ın mânâsını öğrenmeye çalışmanın beyhudeliği, bir hedefe ulaştıramadığı noktasından hareket ediliyor. Asırlar boyunca böyle olmuş. Peki, ama Peygamber Efendimiz (S.A.V) 14 asır evvel Rahmet-i Rahmân’a kavuşmuştur. O’ndan sonra dîn adamları yazdıkları kitaplarla dîni bugüne kadar getirmişlerdir.
Şimdi aradan geçen devirleri devre dışı bırakın, başlangıca ve sonuca bakalım. Başlangıçta ne vardı? İslâm’ın 7 safhası vardı. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de:
1- 7 safhanın yedisinin de farz olduğunu söylüyor.
2- Bütün sahâbenin 7 safhanın yedisini de yaşayıp irşad makamına kadar ulaştıklarını söylüyor.
Âyetler net ve kesin olarak bunu söylüyor. Öyleyse söylediğimiz bir gerçek midir? Bu kısmın ispatıyla başlayalım:
Allah’a ulaşmayı dilemek farzdır. Allahû Tealâ diyor ki:
-30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
Demek ki farzdır. 3-4 tane örnek vermeyeceğiz; birer âyetle farz olduğunu ve bütün sahâbenin bu hedefe ulaştıklarını ispat edeceğiz. Konumuz bu değil ama bu konunun temel direklerinden bir tanesidir. Bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemiş midir? Allahû Tealâ buyuruyor ki:
-39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).
Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
Allahû Tealâ diyor ki: “Onlar, (sahâbe) şeytana kul olmaktan kurtuldular, içtinab ettiler, kaçındılar, kurtuldular.” Neden? “Çünkü onlar Allah’a ulaşmayı dilediler, Allah’a yöneldiler. Onlara müjdeler vardır, kullarımı müjdele.”
Bütün sahâbe Allah’ın kulu olmayı başarmışlar ve Allahû Tealâ Allah’a ulaşmayı dilediklerini ve şeytanın kulu olmaktan kurtulup Allah’ın kulu olduklarını burada ispat ediyor.
Mürşide ulaşmak, 14. basamaktır. Farz mıdır? Allahû Tealâ buyuruyor ki:
-5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihî leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.
“Ey âmenû olanlar; Allah’a ulaşmayı dileyenler, takva sahibi olun. (2. takvanın sahibi olun) ve Allah’a ulaştırmaya size kim vesile olacaksa o vesileyi Allah’tan isteyin.” diyor. O vesileyi Allah’tan istememiz söz konusudur. Allah’a ulaşmayı dilemek, vesileyi Allah’tan istemek. İşte bizi Allah’a ulaştıracak olan o vesile Allahû Tealâ’nın mürşididir. Ulaştırmakta önayak olan, ulaştırmakta mutlak olarak bulunması lâzım gelen bir müessese, irşad müessesesidir.
Bütün sahâbe mürşidlerine ulaşmışlar mıdır? Kâinatın en büyük mürşidine ulaştıkları kesindir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
-48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihî), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).
“Habibim, sana tâbî olmak Allah’a tâbî olmaktır. Onlar Akabe’de sana biat ettikleri zaman, sana tâbî oldukları zaman, onların ellerinin üzerinde Allah’ın eli vardı.” Öyleyse sahâbenin mürşide tâbî oldukları da kesinleşmiş durumdadır. Mürşid farzdır ve bütün sahâbe kâinatın en büyük mürşidine ulaşmışlar, tâbî olmuşlar, farzı yerine getirmişlerdir.
Bunların birincisi 3. basamakta gerçekleşir. İkincisi 14. basamakta gerçekleşir. İkisi de farz ve sahâbe tarafından gerçekleştirilmiştir.
Ruhu Allah’a ulaştırmak 21. basamakta olur. Ruhun Allah’a ulaştırılması üzerimize farz mıdır? Allahû Tealâ Muzemmil-8’de diyor ki:
-73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.
Allahû Tealâ: Fecr-28’de “İrciî ilâ rabbiki”buyuruyor.
-89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
“Ey ruh, Rabbine rucû et, Rabbine geri dön.” Bu bir farz hükümdür.
Bütün sahâbe ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar mı? Yani hidayete ermişlerdir. Zumer Suresi 18. âyet-i kerimesine bakıyoruz:
-39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).
Sahâbe için “Onlar sözü dinlerler. Sözün en güzeline, ahsen olanına tâbî olurlar, onlar hidayete erdiler.” diyor. Hidayet, insan ruhunun Allah’a ulaşmasıdır. Allahû Tealâ diyor ki:
-18/KEHF-17: Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.
“Kim Allah’a ulaşmışsa o zaman o kişi hidayete ermiştir.” ya da “Allah kimi O’na, Kendisine ulaştırmışsa o zaman o kişi hidayete ermiştir.” Demek ki bütün sahâbe hidayete ermişlerdir ve hidayet, ruhun Allah’a ulaşması üzerimize farzdır.
Fizik vücudu Allah’a teslim etmek üzerimize farz mıdır? Fizik vücutlarımıza Allahû Tealâ “Âdemoğulları” diyor. Bu hitapla Âdem’in sulbünden gelen bütün insanların fizik vücutlarını ifade ediyor. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
-36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.
-36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.
Fizik vücutlarımızı Allah’a teslim ederek Allah’ın kulu kılacağımıza dair Allah’a ahd vermişiz. Öyleyse Allah’a fizik vücutlarımızı teslim etmemiz de üzerimize farzdır. Bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler midir? Allahû Tealâ buyuruyor ki:
-3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: "Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik. O kitab verilenlere ve ümmîlere: "Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?" de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.
“Ey habibim, o ümmilere ve kitap sahiplerine de ki: ‘Ben ve bana tâbî olanlar, biz hepimiz vechimizi, fizik vücudumuzu Allah’a teslim ettik.” Öyleyse sahâbe fizik vücutlarını da Allah’a teslim etmişlerdir.
Nefslerini teslim edenlerin Kur’ân-ı Kerim’deki adı “ulûl’elbab”tır.
-3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).
Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.
-3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima ) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna ) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.
Ulûl’elbab için ayaktayken, otururken de, yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikretmek söz konusudur. Ulûl’elbab daimî zikrin sahipleridir. Bu daimî zikrin tamamlanması halinde nefste hiç afet kalmadığı için nefsin Allah’a tam teslimi söz konusu olur. Üzerimize farz mıdır? Nisa-103’de Allahû Tealâ diyor ki:
-4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alel mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, “vakitleri belirlenmiş bir farz “ olmuştur.
Bütün sahâbe bu lâzımeyi yerine getirmişler, nefslerini de Allah’a teslim etmişlerdir.
Peki, muhlis olmak söz konusu, irşad olmak söz konusudur. Üzerimize farz mıdır? Beyyine Suresinin 5. âyet-i kerimesi onu söylüyor:
-98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya'budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu'tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).
Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.
Allahû Tealâ: “Onlar emrolunmadılar, Allah’ın dininde nefslerinin kalbini halis kılmış kullar olmakla emrolundular. Dînde halis kullar olmakla ve bunu hanifler olarak gerçekleştirmekle emrolundular.” diyor.
Bakara Suresinin 139. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
-2/BAKARA-139: Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ â’mâlunâ ve lekum a’mâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).
De ki: “Allah hakkında bizimle mücâdele mi ediyorsunuz? O, bizim de Rabbimizdir sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, onun için ihlâs sahibi (muhlis) (kul)larız.”
“Onlara deyin ki; Allah sizin de Rabinizdir, bizim de Rabbimizdir ama biz Allah’a muhlis olanlarız.” Allah’a karşı bütün sahâbe muhlis olmuşlardır.
• Fizik vücudun teslimi; 25. basamakta,
• Ulûl’elbab olmak, nefsi Allah’a teslim etmek; 26. basamakta,
• Muhlis olmak, irşad olmak; 27. basamakta
• İradenin teslimi; 28. basamakta gerçekleşir.
Allahû Tealâ iradenin teslimi ile gerçekleşen takva müessesesine “bihakkın takva, hakka tukatihi takva” diyor. Allahû Tealâ herkese Al-i İmran-102’de: “Onlar, başkaları, sizden öncekiler nasıl bihakkın takvayla takva sahibi olmuşlarsa siz de öyle takva sahibi olun.” diyor.
-3/ÂLİ İMRÂN-102: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).
Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı “O’nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah’a) teslim olmadan ölmeyin!
Bütün sahâbe iradelerini de Allah’a teslim ederek irşad makamına tayin edilmişler, irşad görevlerini de bihakkın gerçekleştirmişlerdir. Tevbe Suresi 100. âyet-i kerimede Allahû Tealâ bu hususu söylüyor:
-9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.
Allahû Tealâ: “O sabikûn-el evvelîn var ya onların bir kısmı ensardandı, bir kısmı muhacirindendi bir de ensar ve muhacirine ihsanla tâbî olanlardandı.” diyor. İster ensar olsun ister muhacirin, sahâbenin hepsine teslim olunmuş, çünkü hepsi irşad makamının sahipleriydi.
Bu makamda, 28. basamağın 5. kademesinde, iradeyi de Allah’a teslim edip Allah’ın mürşidi olmak üzerimize farz mıdır? Farzdır. Bu kişi ruhunu da vechini de nefsini de iradesini de Allah’a teslim etmiştir.
Öyleyse Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’indeki mürşid olmak bedava bir olgu değildir, mutlak olarak daimî zikri gerektiriyor. Mutlak olarak ruhun, vechin, nefsin ve iradenin Allah’a teslimini gerektiriyor. Bir mürşid eğer Kur’ân’daki mürşidse, o ruhunu da vechini de nefsini de iradesini de Allah’a teslim etmiş olan bir kişidir. O, sabrın sahibi olmuştur.
Öyleyse konumuzun muhtevasını ifade eden mürşid olma vasfı, Kur’ân’ın 28 basamağını birden yaşamayı gerektiriyor. Allah’ın Kur’ân’daki mürşidi bu vasıfların hepsine sahip olandır. Geri kalanlar o mürşidlere tâbî olan vekil mürşidlerdir ama vekil mürşidler de kendilerine tâbî olunmaları için Allahû Tealâ tarafından vazifeli kılınmışlardır. Çünkü herkesin bulunduğu yerde bir mürşid olmalı ki insanların ulaşabilecekleri bir yerde o mürşide tâbî olsunlar. İşte her yerde bulunan bu mürşidler, vekil mürşidlerdir. Yani asıl mürşidlere tâbî olup da, onların vekili sıfatıyla kendilerine tâbî olunan görevlilerdir.
Esas tövbenin irşad makamının sahibine olması gerekir. Ama kişi Allah’a ulaşmayı dileyip de mürşidine ulaşmayı dilediği ve bunu gerçekleştirmek için hacet namazını kıldığı zaman, Allah’ın gösterdiği kişi bazen asıl mürşiddir, bazen de asıl mürşidin vekilidir. Vekile tâbiiyet gerçekleştikten sonra tâbî olan kişi için fırsat doğarsa esas mürşide de gidip tâbî olması söz konusu olacaktır.
Öyleyse mürşid dediğimiz kişi alelâde bir insan değildir. Mürşid ruhunu Allah’a teslim etmiştir, vechini Allah’a teslim etmiştir, nefsini Allah’a teslim etmiştir, iradesini de Allah’a teslim etmiştir; Allah’ın kendisine emanet olarak verdiği her şeyi onun sahibi olan Allah’a teslim etmiştir. Bunları hayattayken yapmıştır ve de daimî zikrin sahibi olmuştur.
Mürşidin vasıflarına baktığımız zaman;
1- Onun daimî zikirde olduğunu görüyoruz.
2- Bu sebeple nefsinin kalbindeki bütün afetler yok olmuştur.
3- Allah onların kalp gözünü açmıştır. Dilediği zaman onlara kalp gözlerine fiziğin ötesinde bir şeyler gösterir.
4- Allah onların kalp kulaklarını açmıştır ve o gösterdiği şeyin mahiyetini onlara vahyetmek suretiyle onlara anlatır.
Bu irşad makamındaki kişi bu 4 vasfın ötesinde;
1- Ehli tezekkürdür. Allah’la her an konuşmak, tezekkür etmek imkânının sahibidir.
2- Ehli hayırdır. Devamlı zikrettiği için, daimî zikrin sahibi olduğu için devamlı derecat kazanır. Derecat kazanmak hayırdır, derecat kaybetmek şerrdir.
3- Bu kişi ehli hüküm ve ehli hikmettir. Hakemlik yaptığı zaman veya hâkimlik yaptığı zaman mutlaka adaletle hükmeder. Çünkü Allah’tan sorarak gerçekleştirir ve bu kişi Kur’ân-ı Kerim’in bir âyetine baktığı zaman 28 basamaktan hangisine giriyorsa onu bir çırpıda söyleyebilecek olan yeteneğin sahibidir. Kur’ân’ın çatısını, 28 basamağı ve muhtevasını çok iyi bilir.
Mürşid bu vasıfların sahibi olan kişidir. Mürşid Allahû Tealâ’nın irşad makamına ulaştırdığı kişidir. Gerçek mürşid odur.
Hayatımıza mürşid ne zaman girer? Önce bizim Allah'a ulaşmayı dilememiz lâzım. Sadece bu dileğin sahipleri için mürşid vardır ve faydalı olur. Bir insan Allah'a ulaşmayı dilememişse, asırlardır Allah’a ulaşan Allah’ın evliyalarına özenmemişse, Allahû Tealâ’dan “Yarabbi, beni de o ermişlerden kıl.” tarzında bir talebi olmamışsa, o zaman o kişinin herhangibir mürşide ulaşması ona bir şey kazandırmaz.
Bir kişi mürşidine ulaşmadan önce mutlaka Allah'a ulaşmayı dilemiş olmalıdır. Kim 12 tane ihsanla mürşidine ulaşırsa o zaman o kişi hedefine ulaşmıştır. Allahû Tealâ Allah'a ulaşmayı dileyen kişinin üzerine Rahîm esmasıyla tecelli eder. Bu tecelli;
1- O kişinin gözlerindeki hicab-ı mesturenin alınmasına sebebiyet verir.
2- O kişinin basiret adlı görme hassasının üzerindeki gışavetin alınmasına sebebiyet verir.
3- Kişinin işitme hassasındaki mührün açılmasına sebebiyet verir.
4- Kulaklarındaki vakranın alınmasına sebebiyet verir.
5- O kişinin kalbinin mührünün açılmasına sebebiyet verir.
6-Kalbindeki ekinnetin alınmasına sebebiyet verir.
7- Kalbe ihbat konulmasına sebebiyet verir.
Tam 7 tane faktör. Bunlar Allah’ın ilk 7 ihsanıdır.
8. ihsan; Allah’ın o kişinin kalbine ulaşmasıdır. Allahû Tealâ buyuruyor:
-64/TEGÂBUN-11: Mâ asâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve men yu’min billâhi yehdi kalbehu, vallâhu bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.
Allah kalbe ulaşırsa ne yapar? 9. ihsan olarak Allahû Tealâ o kişinin kalbini Allah’a çevirir:
Yorum yap