“Böyle gelmiş böyle gider...” diyenler olayların sıcacık koynunda akıllarını uykuya yatırırlar. “Desinler” diye yaşayanlar yaban gözlerin yılışık ve anonim beğenilerine zincirler biricik varlıklarını.
Oysa delikanlı fark getirir. Delikanlı fark demektir. Sıradanlığa itirazı vardır. Delikanlıların aklı bıçak gibidir; bulunduğu an’ı ikiye böler. Neden ve sonuçlar arasında fırtına gibi eser.
Olan bitenden gelip gidenden fazlasına erer aklı. Akıp giden vaktin ortasına kocaman bir taş gibi düşer. Delikanlı adam köpürtür zamanı; dalgalandırır titretir sarsar. Herkes bilir ki orada bir delikanlı vardır.
Sığınılmış kuytulardan alışılmış kıyılardan uzağa ayarlıdır ayakları. Dikine keser eğilerek ve zilletle kabul edilmiş sözde doğruların kavsini. Küreğini akıntıya karşı çeker.
Yüreğini mermer duvarlara çarpa çarpa ilerler.
Mekanın nabzına akıtır varlığını kıpır kıpır. An’ın göğsüne sığmayan bir kalp olur; kendini kendinden öte atar. Korumacı oksijen çadırlarına fit olmaz.
Çekingen ürkek halsiz hareketsiz mecalsiz ölgün solgun kolaycılıkları yırtar nefesiyle.
Rüzgâra katar nefesini göklere sunar sesini; hep yokuşa doğru koşar. Dikine gider zamanın.
Böyle gelmişlere böyle gitmişlere öyle denmişlere öyle bilinmişlere göğsünü dayar.
Pazularında hiç zorlanmadan savurur sığ ve sahte ayartmaları.
Vicdansız törelerin yersiz geleneklerin bulanık sularında alabora olmaz.
Devrilmez aklı; dik durur elif gibi duru kalır yağmur gibi.
Gövdesiyle var olduklarını sananların sadece teniyle hazlananların ninnilerine kanmaz.
ıbrahim de gelip geçene karşı durdu.
Taşın boynuna balta astı.
Sorgulamadan inanılanı ezmek için öteden beri olagelmiş olanın üzerine inmek için bir süre orada asılı kaldı balta. Yalnızdı.
Yapayalnız kalacaktı. Yalnızlığın dik yamaçlarına sürdü kalbini.
Babadan kalma destanları bir çırpıda yırtmaya hazırdı. Dikine gitti vaktinin.
Taşların önünde eğilenlerin yanında dik tuttu başını.
Aklını kalbinin sonsuza ayarlı aşklarında yeniden yazdı. Sığlıklara sağırlıklara körlüklere vurdumduymazlıklara neme lazımcılıklara karşı kalbinin pazusundan cesaret aldı.
Kalıbını koydu kör inançsızlığın karşısına.
Nicelerinin taptığı taşların hepsinden ağır bir taş olup düştü kavminin ikiyüzlü kabullenmelerinin ortasına.... Hiç durulmaz kıvranmalar soktu pürüzsüz akıp giden konforun uyuşukluğun katı kalbine. Kınandı. Kınanmayı göze aldı.
Kınayanlar sanıldığının aksine en çok kendi titrek duruşlarına kendi ürkek yürüyüşlerine fiske vurulmasından korkuyorlardı.
Hesap sorar gibi görünüyorlardı ama varlıklarının hesabını vermekten tir-tir titreyerek geldiler ıbrahim’in huzuruna.
Dediler ki: “Kim kırdı putlarımızı?” Sorgusuz sualsiz kabullenmelerin akla vurulmamış kalbe danışılmamış inanmaların korkusu sindi gözlerine.
Delikanlı ıbrahim’in yüzünde kalbini sonsuza bitiştirmiş aşklarını ebede eriştirmiş sükûnetin tebessümü belirdi.
Ürkek korkak pısırık çekingen halsiz mecalsiz dilsiz yargılar delikanlıca bir sorgulayışın karşısında yaprak fırtınasına tutuldular.
Gözlerinde dehşet geziniyordu.
Üflesen yıkılacak inançlarını dupduru bir sorunun seline kaptırdılar. “Bilmem ki...” dedi ıbrahim’in alışkanlıkların kuytusundan sıyrılmış basma kalıp tutumların prangalarından kurtulmuş bakışları... Boynuna balta asılı taştan putu işaret etti: “O kırmıştır!” Önünde eğildikleri kucağına umutlarını döktükleri soğuk yüzünden teselli bekledikleri taşa belki ilk defa küçümseyerek baktılar. “Ama nasıl olur?” Bir taştan beklenir mi balta sapı tutmak? Taştan taşa zarar gelir mi? Putlar putları devirebilir mi? “Öyleyse” dedi ıbrahim “kendisinden zarar beklemediğinizden fayda da beklemeyiniz.”
“Böyle gelmiş”lerin önünde dimdik durdu ıbrahim... Babasına rağmen kavmine rağmen delikanlıca bir istisna oluverdi.
Uyuyan kavminin üzerinden alışkanlıkların örtüsünü çekti. Taşın soğuk yüzünü alışkanlıkların ılık koynunda uyuyan akıllara savurdu.
Kınından sıyrılmış kılıç gibi doğruldu ıbrahim. Uyuşuk akılların kıvrımlarını tel tel çekiştirdi. Eline tutuşturulana kanmadı.
Ensesi kalınlaşmış tembellik döşeğinde yata yata hantallaşmış töreyi baltaladı.
Bir delikanlıdan bekleneni yaptı...
senai demirci.
Oysa delikanlı fark getirir. Delikanlı fark demektir. Sıradanlığa itirazı vardır. Delikanlıların aklı bıçak gibidir; bulunduğu an’ı ikiye böler. Neden ve sonuçlar arasında fırtına gibi eser.
Olan bitenden gelip gidenden fazlasına erer aklı. Akıp giden vaktin ortasına kocaman bir taş gibi düşer. Delikanlı adam köpürtür zamanı; dalgalandırır titretir sarsar. Herkes bilir ki orada bir delikanlı vardır.
Sığınılmış kuytulardan alışılmış kıyılardan uzağa ayarlıdır ayakları. Dikine keser eğilerek ve zilletle kabul edilmiş sözde doğruların kavsini. Küreğini akıntıya karşı çeker.
Yüreğini mermer duvarlara çarpa çarpa ilerler.
Mekanın nabzına akıtır varlığını kıpır kıpır. An’ın göğsüne sığmayan bir kalp olur; kendini kendinden öte atar. Korumacı oksijen çadırlarına fit olmaz.
Çekingen ürkek halsiz hareketsiz mecalsiz ölgün solgun kolaycılıkları yırtar nefesiyle.
Rüzgâra katar nefesini göklere sunar sesini; hep yokuşa doğru koşar. Dikine gider zamanın.
Böyle gelmişlere böyle gitmişlere öyle denmişlere öyle bilinmişlere göğsünü dayar.
Pazularında hiç zorlanmadan savurur sığ ve sahte ayartmaları.
Vicdansız törelerin yersiz geleneklerin bulanık sularında alabora olmaz.
Devrilmez aklı; dik durur elif gibi duru kalır yağmur gibi.
Gövdesiyle var olduklarını sananların sadece teniyle hazlananların ninnilerine kanmaz.
ıbrahim de gelip geçene karşı durdu.
Taşın boynuna balta astı.
Sorgulamadan inanılanı ezmek için öteden beri olagelmiş olanın üzerine inmek için bir süre orada asılı kaldı balta. Yalnızdı.
Yapayalnız kalacaktı. Yalnızlığın dik yamaçlarına sürdü kalbini.
Babadan kalma destanları bir çırpıda yırtmaya hazırdı. Dikine gitti vaktinin.
Taşların önünde eğilenlerin yanında dik tuttu başını.
Aklını kalbinin sonsuza ayarlı aşklarında yeniden yazdı. Sığlıklara sağırlıklara körlüklere vurdumduymazlıklara neme lazımcılıklara karşı kalbinin pazusundan cesaret aldı.
Kalıbını koydu kör inançsızlığın karşısına.
Nicelerinin taptığı taşların hepsinden ağır bir taş olup düştü kavminin ikiyüzlü kabullenmelerinin ortasına.... Hiç durulmaz kıvranmalar soktu pürüzsüz akıp giden konforun uyuşukluğun katı kalbine. Kınandı. Kınanmayı göze aldı.
Kınayanlar sanıldığının aksine en çok kendi titrek duruşlarına kendi ürkek yürüyüşlerine fiske vurulmasından korkuyorlardı.
Hesap sorar gibi görünüyorlardı ama varlıklarının hesabını vermekten tir-tir titreyerek geldiler ıbrahim’in huzuruna.
Dediler ki: “Kim kırdı putlarımızı?” Sorgusuz sualsiz kabullenmelerin akla vurulmamış kalbe danışılmamış inanmaların korkusu sindi gözlerine.
Delikanlı ıbrahim’in yüzünde kalbini sonsuza bitiştirmiş aşklarını ebede eriştirmiş sükûnetin tebessümü belirdi.
Ürkek korkak pısırık çekingen halsiz mecalsiz dilsiz yargılar delikanlıca bir sorgulayışın karşısında yaprak fırtınasına tutuldular.
Gözlerinde dehşet geziniyordu.
Üflesen yıkılacak inançlarını dupduru bir sorunun seline kaptırdılar. “Bilmem ki...” dedi ıbrahim’in alışkanlıkların kuytusundan sıyrılmış basma kalıp tutumların prangalarından kurtulmuş bakışları... Boynuna balta asılı taştan putu işaret etti: “O kırmıştır!” Önünde eğildikleri kucağına umutlarını döktükleri soğuk yüzünden teselli bekledikleri taşa belki ilk defa küçümseyerek baktılar. “Ama nasıl olur?” Bir taştan beklenir mi balta sapı tutmak? Taştan taşa zarar gelir mi? Putlar putları devirebilir mi? “Öyleyse” dedi ıbrahim “kendisinden zarar beklemediğinizden fayda da beklemeyiniz.”
“Böyle gelmiş”lerin önünde dimdik durdu ıbrahim... Babasına rağmen kavmine rağmen delikanlıca bir istisna oluverdi.
Uyuyan kavminin üzerinden alışkanlıkların örtüsünü çekti. Taşın soğuk yüzünü alışkanlıkların ılık koynunda uyuyan akıllara savurdu.
Kınından sıyrılmış kılıç gibi doğruldu ıbrahim. Uyuşuk akılların kıvrımlarını tel tel çekiştirdi. Eline tutuşturulana kanmadı.
Ensesi kalınlaşmış tembellik döşeğinde yata yata hantallaşmış töreyi baltaladı.
Bir delikanlıdan bekleneni yaptı...
senai demirci.
Yorum yap