İnsanın yaratılışı sorumluluk esası üzerine kuruludur. İnsan, âlemde sorumluluk yüklenme bilincine sahip olan tek varlıktır.
İslâm âlimleri, mukaddes kitabımızdaki,
"Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler, endişeye düştüler.
Ama insan onu yüklendi" âyet-i kerimesinde söz konusu edilen emanetin, en genel anlamda "sorumluluk" olduğunu belirtirler.
Bu sorumluluğun en önemli boyutunun ne olduğunu yine Cenâb-ı Mevlâmız bildirmektedir: "Ben cinleri ve insanları sırf beni tanıyıp, yalnız bana ibadet etsinler diye yarattım."
Ancak insanın sorumluluğu, kendini bütün varlıklardan azade görerek yalnızca rabbine boyun bükmekten ibaret değildir. Bilakis, insanın rabbine karşı sorumluluğu, O'nun yarattıklarına karşı sorumluluğu da ihtiva eder.
Hatta diyebiliriz ki, yeryüzünde tüm insanlara, hayvanlara, tabiata yani bütün varlıklara karşı işlenen cürümlerin temel sebebi; insanoğlunun yaratıcısına karşı sorumluluğunun idrakinde olmamasıdır.
Şunu bilmemiz gerekiyor: Bütün yerler, gökler ve içindekiler, rabbimizin lutfu olarak insanoğlunun hizmetine, faydalanmasına verilmiştir. Onun ihtiyaçları için feda edilmiştir. İnsan her şeyi ile hazır bir âleme getirilmiş ve kendisine üstün kabiliyetler, geniş yetkiler bahşedilmiştir. Bütün bunların sonucunda da kendisinden iki büyük vazife beklenmektedir.
Bu vazifelerin birincisi, kâinattaki bunca rahmeti görüp, hikmeti anlayıp, sahibini tanımak, O'na teslim ve emirlerine tâbi olmaktır.
İkincisi de, bu teslimiyetin bir sonucu ve akl-ı selimin gereği olarak, canlı cansız varlıklara edeple muamele etmek, yaratılış hedefine uygun kullanarak şükretmektir.
Yüce dinimiz İslâm, işte bu iki sorumluluk alanı ile ilgili vazifeleri, edepleri, doğru anlayış ve doğru uygulamayı bütün insanlığa öğreten ilâhî bir reçetedir.
Bu kapsamda, insanın diğer insanlara ve içinde yaşadığı topluma karşı vazifeleri dinimizde çok önemli bir yer tutar. İslâm, sağlıklı ve huzurlu bir toplum yapısı için çok önemli emir ve tavsiyelerde bulunur.
Dinimizin bize öğrettiği, emir ve tavsiye ettiği dayanışma ahlâkının en önemli unsurlarından biri, infak yani Allah için harcamadır. İnfak, insanın kendisine ihsan edilen nimetleri irade ve sevgiyle Allah rızası için başkasına vermesidir.
İnfakın her zerresi ilâhî rahmeti çekmekte ve sahibinin yüzünü Allah Teâlâ'ya çevirmektedir.
Bütün hayırların temeli Cenâb-ı Hakk'ın tevfik ve hidayetidir. Mevlâ bir kalbi açar ve muhabbetiyle doldurursa, o insan bütün güzelliklerin membaı olur.
Şunu da belirtmek gerekir: Bir kişinin kalbi açılmadan eli açılmaz. Müminin kalbine yerleşen iman nurunun kalpten çıkaracağı ilk şey, şirkten sonra cimriliktir.
Rahmân sıfatıyla bütün mahlûkata rahmet eden, kendisini inkâr edenlere dahi hayat ve nimet veren Allah'a inanan bir müminin, diğer mümin kardeşlerine karşı kalbi katı ve eli sıkı olamaz.
Yeryüzünde ilâhî rahmetle emrine verilen hayvanların her birinden türlü şekilde istifade eden bir insan, onlardan gördüğü ikramın daha güzeliyle başkalarına bir fayda veremiyor ve en azından onlar kadar olamıyorsa, nasıl kibirlenip gururlanabilir?
Cenâb-ı Hakk'ın bütün kâinata rahmân ve rezzâk sıfatlarının tecellilerini görüp, O'nun güzelliğine hayran olmamak mümkün değildir. Binlerce varlık vasıta edilerek ulaştırılan bunca ikram ve iyiliğe karşı nankörce davranmak, kendisine ihsan ve iyilik edildiği gibi, kendisi de ihsan ve iyilikte bulunmamak, müminin ahlâkı olamaz.
Bir insan hem mümin hem cimri olamaz. Hep kendisini düşünüp komşusunu ve din kardeşini unutamaz. Mümin, maddî olarak verecek hiçbir şeyi bulunmasa bile, kalbinden iyilik hesabı, gönlünden hayır duası, dilinden samimi selâmı ve yüzünden sıcak tebessümü eksik etmemelidir. İmanı ve irfanı onu ihsana sevketmelidir.
Fahr-i Cihan Efendimiz (s.a.v),
"Canımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, bir kul kendisi için istediği hayırları din kardeşi için de istemedikçe, hakiki imana ermiş sayılmaz" buyuruyor.
Oysa, bizim toplumumuzda ve dünyanın her yerinde, insanlığın hayal ettiği güzelliklere ve huzura kavuşması, ancak sorumluluklarını hatırlaması ve anlattığımız bu ahlâkı hayata geçirmesiyle mümkün olacaktır.