Dergâh dergisinin Nisan sayısının kapağında İbrahim Tenekeci'nin Gizli Yazışmalar başlıklı şiiri vardı. Nisan, yağmurların bir rahmetle insanlığa ve tabiata indiği aydır.
Şiirin üçüncü mısrası şöyle; Yağmur yağmayınca düzelmez bu işler. Yalnız işlerin düzelmesi için nisan yağmurlarının rahmeti yetmedi; üzerimize eylül yağmurlarının felaketi çöktü. İşlerimizin düzelmesi için yağmurun yağması da yetmiyormuş, yağmur başta rahmetti fakat birden felakete döndü. Ve bu felaket bizim düzelmeyen, bozulan, kötüleşen bütün yanlarımızı çamurlara batırıp sürükledi.
Bu bir felaketti, bu bir azaptı, bu bir afetti ve fakat bu afetten daha büyük belalara düçar olduk. Selin, çamurun aldığı, yıktığı helak ettiği manzaradan daha ağırına, daha beterine maruz kaldık. İçimizdeki hırs, içimizdeki öfke, içimizdeki bütün ağır ve korkunç duygular bir selin felaketinden daha acı ve daha ağır biçimde gün yüzüne çıktı. Yağma için felaket bölgesine tur düzenleyenleri de gördük, kendini ıslah edemeyen siyasilerin dereleri ıslah etmek adı altında yirmi yıldır verdiği rant kavgasının boyutlarını da. Gidecek bir yeri ve yurdu olmayanlar sadece sele ve çamura karşı durmadılar, belediyeyle de mücadele ettiler.
Bu sel, bu çamur ıslah kavramının artık bizler için hiçbir anlamının olmadığını, kavramın yerini çoktan rant mücadelesine terk ettiğini gösterdi.
Selin ertesinde necip basınımız hep bir suçlu aradı. Bütün hadiselerde olduğu gibi gerçekler bir bir ortaya dökülerek, yandaş medya tavır olarak, kabahati Dalan'a ve CHP'ye yüklerken muhalif medya da bütün gücüyle Tayyip Erdoğan önderliğinde AKP'yi suçladı durdu.
Sel gitti, çamur gitti ama büyük felaket bundan sonra ortaya çıktı. Bu ülkede felaketler de acılar da, ölümler de ancak ve ancak siyaset üzerinden ve hatta siyaset üzerine bir anlam kazanabilir, bunu gördük.
Üzerinize toz kondurmamanız için bütün gücünüzle rakip siyasetçilere saldırmanız, suçu, kabahati onların üzerine atmanız şarttır, farzdır. Aksi halde, sel ve çamur nasıl vatandaşı, nasıl tırları, nasıl yolları sürükleyip götürüyorsa sizi de böylece sürükler.
Bu felaket bütün değerler sistemimizin, bütün insanlık duygularımızın, bütün çürüyen, çöken, bozulan ahlâk değerlerimizin birden ortaya çıkmasını sağladı.
İşlerin düzelmesi için sadece yağmurun yağması da yetmedi, yağmur bir rahmet olarak başladı ve fakat bir felakete dönüştü.
Hepimiz bir suçlu aramak sevdasına kapıldık. Suçlular aynı zamanda sorumlulardı. Elbette suçlu bulmak ve bütün suçu bulunan o suçluya yüklemek konusunda pek mahiriz. 97 Marmara depreminde yıkılan binalar için tek suçlu bulduk ve bütün suçlular adına o cezasını çekti, çekiyor. Veli Küçük, depremde yıkılan bütün binaların ve ölen bütün insanların tek suçlusu olarak kayıtlara geçti.
Çok sürmez bu sel felaketi için de bir isim tespiti yapılır, bir sorumlu ve suçlu ilan edilir, böylece hepimiz huzurlu bir vicdanla, rahat bir vicdanla bu felaketi unuturuz.
Suçlu ve sorumlu bulunması konusunda basın da, siyasetçiler de pek hızlı, pek mahir ve pek ataklar. Onların bu çabasını elbette takdirle karşılamamız ve hatta onlara destek olmamız gerekiyor. Ancak, mes'uliyet kavramının hiçbir kıymetinin olmadığı, bütün kavganın "kaçak yapılaşma, imar lobisi, rant kavgası, dere kenarı" etrafında döndüğü, daha azgın bir iştiha ile kavgaya girişildiği bir ortamda kabaran nefisler, kabaran öfkeler, kabaran duygular sel suları karşısında daha büyük bir felakete uğramaktan geri kalmayacaktır.
Ayamama deresi 14 yıl önce taşmıştı aynı felaket yaşanmıştı, aynı dere siyasilerin, basının rant kavramı etrafında verdiği büyük kavgadan habersiz olarak yine taştı.
Ve yine sel, yağmur suları bu kavgadan bıkmış olarak belki on belki yirmi yıl sonra yeni bir taşkınla üzerimize felaket olarak gelecektir.
Bu felakette yıkılmayan, ayakta duran, yarınlara kalan hiçbir şeyimiz olmadı, kalmadı; bir tek Mimar Sinan'ın kurduğu köprü tevazusuyla, dengesiyle, ahengiyle, uyumuyla, tabiatla sağladığı, kurduğu uyumla, hatla, çizgiyle hâlâ yaşamaya, hâlâ insanoğluna hizmet vermeye, hâlâ yarınlara sahici bir eser olarak bakmaya, kalmaya devam ediyor.
Sinan'ın kurduğu köprüden geçmeden, ondaki yüksek imar duygusunu görmeden, ondaki tabii tevazuyu kavramadan yapılacak her yapı böyle bir felakette yıkılmaya mahkumdur.
Sinan'ın tabiata yaklaşım şeklini idrak etmeyenlerin sorunlara yaklaşım şekli ancak yeni felaketlerin habercisi olabilir.
Keşke şair haklı çıkmasaydı da biz yine hep Sinan'a hayran olarak onun kurduğu köprülerden geçseydik, onun imar ettiği camilerde mânâmızı bulsaydık. Sel, yağmur, deprem felaketinden kurtulabilir, yaralarımızı sarabilir, acılarımızı dindirebiliriz ancak nefisler rant belasından kurtulmadıkça ne derelerimizi ne de kendimizi ıslah edebiliriz.
alıntı...
Şiirin üçüncü mısrası şöyle; Yağmur yağmayınca düzelmez bu işler. Yalnız işlerin düzelmesi için nisan yağmurlarının rahmeti yetmedi; üzerimize eylül yağmurlarının felaketi çöktü. İşlerimizin düzelmesi için yağmurun yağması da yetmiyormuş, yağmur başta rahmetti fakat birden felakete döndü. Ve bu felaket bizim düzelmeyen, bozulan, kötüleşen bütün yanlarımızı çamurlara batırıp sürükledi.
Bu bir felaketti, bu bir azaptı, bu bir afetti ve fakat bu afetten daha büyük belalara düçar olduk. Selin, çamurun aldığı, yıktığı helak ettiği manzaradan daha ağırına, daha beterine maruz kaldık. İçimizdeki hırs, içimizdeki öfke, içimizdeki bütün ağır ve korkunç duygular bir selin felaketinden daha acı ve daha ağır biçimde gün yüzüne çıktı. Yağma için felaket bölgesine tur düzenleyenleri de gördük, kendini ıslah edemeyen siyasilerin dereleri ıslah etmek adı altında yirmi yıldır verdiği rant kavgasının boyutlarını da. Gidecek bir yeri ve yurdu olmayanlar sadece sele ve çamura karşı durmadılar, belediyeyle de mücadele ettiler.
Bu sel, bu çamur ıslah kavramının artık bizler için hiçbir anlamının olmadığını, kavramın yerini çoktan rant mücadelesine terk ettiğini gösterdi.
Selin ertesinde necip basınımız hep bir suçlu aradı. Bütün hadiselerde olduğu gibi gerçekler bir bir ortaya dökülerek, yandaş medya tavır olarak, kabahati Dalan'a ve CHP'ye yüklerken muhalif medya da bütün gücüyle Tayyip Erdoğan önderliğinde AKP'yi suçladı durdu.
Sel gitti, çamur gitti ama büyük felaket bundan sonra ortaya çıktı. Bu ülkede felaketler de acılar da, ölümler de ancak ve ancak siyaset üzerinden ve hatta siyaset üzerine bir anlam kazanabilir, bunu gördük.
Üzerinize toz kondurmamanız için bütün gücünüzle rakip siyasetçilere saldırmanız, suçu, kabahati onların üzerine atmanız şarttır, farzdır. Aksi halde, sel ve çamur nasıl vatandaşı, nasıl tırları, nasıl yolları sürükleyip götürüyorsa sizi de böylece sürükler.
Bu felaket bütün değerler sistemimizin, bütün insanlık duygularımızın, bütün çürüyen, çöken, bozulan ahlâk değerlerimizin birden ortaya çıkmasını sağladı.
İşlerin düzelmesi için sadece yağmurun yağması da yetmedi, yağmur bir rahmet olarak başladı ve fakat bir felakete dönüştü.
Hepimiz bir suçlu aramak sevdasına kapıldık. Suçlular aynı zamanda sorumlulardı. Elbette suçlu bulmak ve bütün suçu bulunan o suçluya yüklemek konusunda pek mahiriz. 97 Marmara depreminde yıkılan binalar için tek suçlu bulduk ve bütün suçlular adına o cezasını çekti, çekiyor. Veli Küçük, depremde yıkılan bütün binaların ve ölen bütün insanların tek suçlusu olarak kayıtlara geçti.
Çok sürmez bu sel felaketi için de bir isim tespiti yapılır, bir sorumlu ve suçlu ilan edilir, böylece hepimiz huzurlu bir vicdanla, rahat bir vicdanla bu felaketi unuturuz.
Suçlu ve sorumlu bulunması konusunda basın da, siyasetçiler de pek hızlı, pek mahir ve pek ataklar. Onların bu çabasını elbette takdirle karşılamamız ve hatta onlara destek olmamız gerekiyor. Ancak, mes'uliyet kavramının hiçbir kıymetinin olmadığı, bütün kavganın "kaçak yapılaşma, imar lobisi, rant kavgası, dere kenarı" etrafında döndüğü, daha azgın bir iştiha ile kavgaya girişildiği bir ortamda kabaran nefisler, kabaran öfkeler, kabaran duygular sel suları karşısında daha büyük bir felakete uğramaktan geri kalmayacaktır.
Ayamama deresi 14 yıl önce taşmıştı aynı felaket yaşanmıştı, aynı dere siyasilerin, basının rant kavramı etrafında verdiği büyük kavgadan habersiz olarak yine taştı.
Ve yine sel, yağmur suları bu kavgadan bıkmış olarak belki on belki yirmi yıl sonra yeni bir taşkınla üzerimize felaket olarak gelecektir.
Bu felakette yıkılmayan, ayakta duran, yarınlara kalan hiçbir şeyimiz olmadı, kalmadı; bir tek Mimar Sinan'ın kurduğu köprü tevazusuyla, dengesiyle, ahengiyle, uyumuyla, tabiatla sağladığı, kurduğu uyumla, hatla, çizgiyle hâlâ yaşamaya, hâlâ insanoğluna hizmet vermeye, hâlâ yarınlara sahici bir eser olarak bakmaya, kalmaya devam ediyor.
Sinan'ın kurduğu köprüden geçmeden, ondaki yüksek imar duygusunu görmeden, ondaki tabii tevazuyu kavramadan yapılacak her yapı böyle bir felakette yıkılmaya mahkumdur.
Sinan'ın tabiata yaklaşım şeklini idrak etmeyenlerin sorunlara yaklaşım şekli ancak yeni felaketlerin habercisi olabilir.
Keşke şair haklı çıkmasaydı da biz yine hep Sinan'a hayran olarak onun kurduğu köprülerden geçseydik, onun imar ettiği camilerde mânâmızı bulsaydık. Sel, yağmur, deprem felaketinden kurtulabilir, yaralarımızı sarabilir, acılarımızı dindirebiliriz ancak nefisler rant belasından kurtulmadıkça ne derelerimizi ne de kendimizi ıslah edebiliriz.
alıntı...