KAFAYI YEDİYSEM SUÇ BENİM Mİ?
Yazar M.Serhat Bıçak
TIMAR sahipleri her gün yeni bir gündemle kaşağısını sırtımda dolaştırıyor. Mıhlanmış gövdem, başım… Yara bere içinde kalmışım da umursayanımız yok. Hiçbir şey bu kadar zor gelmedi bana… Zor olan ne mi? Ne yok ki ortada?!
Sözüm ona, yıllardan beri bizim buraların eşeği… Sövüp sayıyor, bir de anlamadım zannediyor. Zan ile teorisyenler uğraşır. Ne dediğini açık seçik anlıyorum. Anlıyorum anlamasına da sahiplere ne kadar şikâyet ettiysem, bana mısın demedi hiçbiri. Şimdi bir de aynı ağıla tıkacaklar bizi. Tamam, hoş, bizim için fark etmez amma bu eşek, hep aynı eşek…
Artık yaşlandım zaten. Yoruldum, yavaşladım. Uğraşamam öyle davadır, duruşmadır… Tilkiler olsun, çakallar olsun, vaktiyle söylemişlerdi: “Siz kendinizi iyice hizmetçi ettiniz bu toprağa, bu sahiplere…”
Dinlemedik hiçbirini. Şimdi bakıyorum da etrafta çakallar fevzinillah postunda üzüm sefası çekerken, tilkinin sırıtık yüzünde “Ölsem de gam yemem… Ye kürküm ye!..” edâsı…
Biz bilmez miydik, toynaklarımızı vura vura eylem planları güderken Veli Efendi’de jokey kaçırıp istediklerimizi tek tek yaptırmayı… Amma ve lâkin, canım çıksın, ne yaptıysak sadakatten…
Mil basılırken boynumuza-budumuza, yalnızca bir kişnemelik hakkımız vardı da biz ona bile delikanlılık gösterelim diye gıkımızı çıkarmazdık. Ah ki ne ah!.. Evcilliğimiz başımıza bela olacakmış meğer. Ki yıllarca atalarımız en namlı orduların şanlı birliklerini oluştururken, ismimize marşlar çalınırken, bir faytonun önüne koşulan gamlı beygiri oynuyoruz.
Şimdi hiçbir şey kalmamış gibi bir de gözlüğümüze takmışlar. Ulan, siz takmadınız mı onu gözümüze?! Biz sanki çok istiyorduk gözlük kullanmayı. O gözlük ne diye takıldı gözümüze? Etrafa meyletmeyelim, gitmeyelim diye değil mi? Şimdi çıkıp birbirine “Çıkarın şu at gözlüklerini” demek niye? Nereden çıktı şimdi bu? Haydi çıkarın şu zorla taktığınız gözlükleri de o zaman seyreyleyin neler oluyor?!
Deh deyip kırbacı basınca sırtımıza yürüyelim, hatta koşalım istersiniz… Sonra birazcık da şeker… Ne âlâ memleket… Bu arada bu kadar hizmetimizden yana hakkımızı isteriz demeye bile bir fırsat sunulmaz. En geç emeklilik yine bize düşer nedense?! Bu iş böyle olmasına böyle de neden en ucuz pazarlıkların ortasında kalırız hep? Biz biliyoruz cevabını… Gözlük ve ot meselesi…
Bizim tımar sahibi şimdilerde takıntılı. 301 nolu evi mi yanmış ne olmuş?! Bak şimdi anladım eşeği niye yanıma yanaştırdığını!.. O kadar hizmetini gördük şu vakte kadar da hem onun kahrını çek, hem eşeğin sövmelerini dinle… Gel gör ki onu benden daha çok seviyor herhalde. O anırdıkça, onun hakkını savunası geliyor adamcağızın.
Ama kaç kez dedim, anlamadı. Dedim ki: “Ey benim biricik tımar sahibim! Dinle beni. Bak burada kişnemiyoruz, adam gibi konuşuyoruz. O melanet eşeği yanıma koyma veya sustur. Sen bakma şimdi böyle yorgun, yavaş, tıknaz kaldığıma. Bunların hepsi senin yüzündendir amma gam değil. Bak, yine diyorum: Yavaş atın çiftesi elbet pek bir güç olur…”
Ne dediysem dinlemedi. Halbuki bırak 301 nolu evi, koca çiftlik yanacak, farkında değilmiş gibi nelerle uğraşıyor. Çiftlik dedim de aklıma geldi… Ne aklı canım, atın aklı olur muymuş hiç?
Diğer tımar sahiplerine imrenerek bakıyorum vallahi. Onların eşekleri atlarına sövdüğünde, eşekleri bir sıra dayağına çekiyorlar. De gidi de!.. Eşeklerin feleği dönüyor yerinden.
Bazen düşünüyorum “O çiftliklerden birine mi kaçsam?” diye, sonra “Olmaz…” diyorum “…ille de burada öleceğim”.
Şu halimizi kime, ne diye anlatalım bilemedik ki…
“Savaşta çiğnetmedim Hilâli düşmanlara/ Barışta düştü üstüme gölge gölge haç…”* desek biraz olsun derdimizi arz edebilir miyiz acep?
alıntı.........
Yazar M.Serhat Bıçak
TIMAR sahipleri her gün yeni bir gündemle kaşağısını sırtımda dolaştırıyor. Mıhlanmış gövdem, başım… Yara bere içinde kalmışım da umursayanımız yok. Hiçbir şey bu kadar zor gelmedi bana… Zor olan ne mi? Ne yok ki ortada?!
Sözüm ona, yıllardan beri bizim buraların eşeği… Sövüp sayıyor, bir de anlamadım zannediyor. Zan ile teorisyenler uğraşır. Ne dediğini açık seçik anlıyorum. Anlıyorum anlamasına da sahiplere ne kadar şikâyet ettiysem, bana mısın demedi hiçbiri. Şimdi bir de aynı ağıla tıkacaklar bizi. Tamam, hoş, bizim için fark etmez amma bu eşek, hep aynı eşek…
Artık yaşlandım zaten. Yoruldum, yavaşladım. Uğraşamam öyle davadır, duruşmadır… Tilkiler olsun, çakallar olsun, vaktiyle söylemişlerdi: “Siz kendinizi iyice hizmetçi ettiniz bu toprağa, bu sahiplere…”
Dinlemedik hiçbirini. Şimdi bakıyorum da etrafta çakallar fevzinillah postunda üzüm sefası çekerken, tilkinin sırıtık yüzünde “Ölsem de gam yemem… Ye kürküm ye!..” edâsı…
Biz bilmez miydik, toynaklarımızı vura vura eylem planları güderken Veli Efendi’de jokey kaçırıp istediklerimizi tek tek yaptırmayı… Amma ve lâkin, canım çıksın, ne yaptıysak sadakatten…
Mil basılırken boynumuza-budumuza, yalnızca bir kişnemelik hakkımız vardı da biz ona bile delikanlılık gösterelim diye gıkımızı çıkarmazdık. Ah ki ne ah!.. Evcilliğimiz başımıza bela olacakmış meğer. Ki yıllarca atalarımız en namlı orduların şanlı birliklerini oluştururken, ismimize marşlar çalınırken, bir faytonun önüne koşulan gamlı beygiri oynuyoruz.
Şimdi hiçbir şey kalmamış gibi bir de gözlüğümüze takmışlar. Ulan, siz takmadınız mı onu gözümüze?! Biz sanki çok istiyorduk gözlük kullanmayı. O gözlük ne diye takıldı gözümüze? Etrafa meyletmeyelim, gitmeyelim diye değil mi? Şimdi çıkıp birbirine “Çıkarın şu at gözlüklerini” demek niye? Nereden çıktı şimdi bu? Haydi çıkarın şu zorla taktığınız gözlükleri de o zaman seyreyleyin neler oluyor?!
Deh deyip kırbacı basınca sırtımıza yürüyelim, hatta koşalım istersiniz… Sonra birazcık da şeker… Ne âlâ memleket… Bu arada bu kadar hizmetimizden yana hakkımızı isteriz demeye bile bir fırsat sunulmaz. En geç emeklilik yine bize düşer nedense?! Bu iş böyle olmasına böyle de neden en ucuz pazarlıkların ortasında kalırız hep? Biz biliyoruz cevabını… Gözlük ve ot meselesi…
Bizim tımar sahibi şimdilerde takıntılı. 301 nolu evi mi yanmış ne olmuş?! Bak şimdi anladım eşeği niye yanıma yanaştırdığını!.. O kadar hizmetini gördük şu vakte kadar da hem onun kahrını çek, hem eşeğin sövmelerini dinle… Gel gör ki onu benden daha çok seviyor herhalde. O anırdıkça, onun hakkını savunası geliyor adamcağızın.
Ama kaç kez dedim, anlamadı. Dedim ki: “Ey benim biricik tımar sahibim! Dinle beni. Bak burada kişnemiyoruz, adam gibi konuşuyoruz. O melanet eşeği yanıma koyma veya sustur. Sen bakma şimdi böyle yorgun, yavaş, tıknaz kaldığıma. Bunların hepsi senin yüzündendir amma gam değil. Bak, yine diyorum: Yavaş atın çiftesi elbet pek bir güç olur…”
Ne dediysem dinlemedi. Halbuki bırak 301 nolu evi, koca çiftlik yanacak, farkında değilmiş gibi nelerle uğraşıyor. Çiftlik dedim de aklıma geldi… Ne aklı canım, atın aklı olur muymuş hiç?
Diğer tımar sahiplerine imrenerek bakıyorum vallahi. Onların eşekleri atlarına sövdüğünde, eşekleri bir sıra dayağına çekiyorlar. De gidi de!.. Eşeklerin feleği dönüyor yerinden.
Bazen düşünüyorum “O çiftliklerden birine mi kaçsam?” diye, sonra “Olmaz…” diyorum “…ille de burada öleceğim”.
Şu halimizi kime, ne diye anlatalım bilemedik ki…
“Savaşta çiğnetmedim Hilâli düşmanlara/ Barışta düştü üstüme gölge gölge haç…”* desek biraz olsun derdimizi arz edebilir miyiz acep?
alıntı.........