mekansýz dostluk

Kapat
X
 
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
Yeni mesaj
  • CUMHUR
    Özel Üye
    • Jan 2008
    • 3964

    #1

    mekansız dostluk

    İnsanlar vardır; hani bazıları yürek dostudur. Yüreğinizin bir anahtarını da emniyet içinde onun eline verirsiniz. Yüreğiniz o dostların adını duyunca tüm kapılarını ardına kadar açar; onları buyur eder. En gizli hazinelerden en güzel tebessümleri, gül kokulu sıcacık muhabbetleri ikram eder. İkram ettikçe bu sofra öylesine feyizlenir ki; genişler genişler ve ummanlara sığmaz olur. Mekânsızlığın bir ücra köşesindeki sırça köşkün en esrarlı odasında; altın yaldızlı tahtalarda oturup gümüş işlemeli ibrik ve fincanlar eşliğinde bu feyzi yudumlar yürek dostları. Bir kocaman ömre sığmayan lezzeti damaklarında bulurlar. Sanki ab-ı hayat bahşedilmiştir. Toprağına selam verip; Yaratan’ın adıyla inkişaf eden tomurcuk gülün yaprağı kadar her vakit tazedir bu dostluk.
    Yürek devletimi paylaştığım, sırça köşkümde ağırladığım bir aziz misafirim var. İsmi Nur. İsminin tecellisi olsa gerek yüzü de kendisi de ismi gibi nurlu. Akraba dizilişine göre kuzenimdir. Aramızda on iki yıl kadar yaş farkı olduğundan ben ‘Nur Abla’ diye hitap ederim.
    Bundan on yıl kadar önce ablam, ben ve Nur Abla sık sık görüşürdük. Ablam ve Nur Abla akrandı ve çok iyi anlaşırlardı. Ben henüz çocuk yaşımdaydım ama bir nevi ablamın kuyruğu olduğumdan bu görüşmeleri kaçırmam çok nadirdi. Onlar da benden memnundular. Zira sır tutan ve zararsız bir çocuktum.
    Bir gün Kemeraltı Çarşısı’nda dolaşmış sonra Kızlarağası Hanı’na girmiştik. Kızlarağası Hanı’nın tarihi cazibesinden sıyrılıp; soluğu Hisar Camii’nde aldık. Onlar namazlarını bu mütevazı bir o kadar haşmetli ve büyük kubbenin uhrevi atmosferinde eda ettiler. “Ya Rab; bu kubbeye Âmin’ lerimizi doldursak melekler sevinçle semaya taşırlar mı?”
    Bahar rüzgârları ılık ılık esip, daralmış gönüllere inşirah sunarken; bizim de sevincimizi taşısın istedik. Nur Abla nişanlanıyordu. Kalabalık, gelip-gidenler, ikramlar, nişan merasimi ve tebrikler derken yorucu bir akşamı atlattık. Biraz içim burkulmuştu. Artık benimle eskisi kadar ilgilenmez diye bir su-i zanna kapılmıştım. Galiba biraz kıskanmışım.
    İzmir’ in sıcak yaz aylarındayız. Nur abla üç-beş günlüğüne bize yatılı misafirliğe gelecek. Bir sevinç tufanı kapladı ki beni. Gündüzleri ablam işe gittiği için birlikte vakit geçiriyorduk. Çocuk kalbimi en çok anlayan ve bana en çok hak veren kişi olduğunu düşünüyorum. Beraber oyun oynuyorduk. O arada ışıl ışıl göz nurunu dantele akıtıyordu. Sonra akşamları ablam gelince birlikte sohbet ediyorduk. Muhabbet yüreklerimizden dolup dolup taşar; biz birbirimize ikram ederdik.
    Bir akşam dayım ve yengem O’nu almaya geldiler. Geleli bir hafta olmuştu. Bu süre benim için hem çok kısa hem de bir insanın yanı başındaki varlığına alışması için çok uzundu. Uzağa gitmeyecekti; bir minibüslük mesafedeydi evleri. Ama benim içim içimi kemiriyordu; sonunda dayanamadım; koştum her gün muhabbetimizi ağırlayan balkonumuza. Serin serin akan gözlerimdeki incileri rüzgâr okşuyordu. Ben; beni kimse görmesin istemiştim; ama O ortadan kaybolduğumu fark etmiş. Yanıma gelip beni teselli etti. Ben o günden sonra yürek devletinin uzak-yakın kavramından azade olduğunu ve dostlukların mekânsız olduğunu anladım.
    Aradan birkaç ay geçti ki belirsiz hastalığı yine şiddetlendi. Hastaneleri yeniden dolaşmaya başladılar. Doktorlardan biri “Şimdiye kadar neredeydiniz? Niye bu kadar geciktiniz? Artık çok geç!” demiş. Garip bir hadise; yaklaşık bir buçuk yıl önce hastanede Nur Abla üç-dört ay yatmıştı ve bu doktor O’nu ilk muane eden doktordu. Şimdi bu doktor aslında kendi geçmişine mi hakaret ediyordu?
    Nur Abla’nın hastalığının ismi konmuştu. Kanser diyorlardı. Bu kelimeyi duyanların içine kor bir ateş düştü. Ciğerler dağlandı; ama feryat, figan yok. Her şey, herkes feryatları içine gömmüştü.
    Tüm ısrarlara rağmen hastanede kalmayı kabul etmedi. Çünkü bu hastalığın tedavisi tam olarak yoktu. Tedaviyi hastaların üzerinde deniyorlardı. Bu arada nişan atılmıştı. Biz ikinci bir ateşte yandık ama O’na “Boş ver” dedik. Zannedersem genç yüreğini en çok yaralayan da bu olay oldu.
    İzmir’i soğukluğuyla kış kucakladı. Diğer yıllardaki gibi sadece yağmur vardı. Kar pek nadir misafir olurdu bu şehre. Nur Abla yatakta istirahat ediyordu. Çok üzülüyorduk. Hiç iştahı yoktu, yemiyordu, içmiyordu, günden güne eriyordu ve çok da ızdırabı vardı. Artık yataktan güçlükle ve yardımla doğrulabiliyordu.
    O günlerde hepimizi ümitlendiren taptaze bir ışık doğdu dünyamıza. Bitkisel ilaçla tedavi sunan bir doktor iyileşebileceğini söyledi. Yalnız uzun zaman zarfı gerektiğini belirtti. Tedaviye hemen başlandı. Ayda bir doktora götürüyorlardı. Hakikaten de durumu biraz iyiye doğru yol almıştı.
    Bir Temmuz akşamı; ablamla beraber ziyaretine gittik. O ne incelikti; bu zarif insan yatakta yattığı halde nezaketinden hiçbir şey eksilmemiş. Doğum günümüz için yürüyebildiği zamanlarda hediye almış ve saklamış. Annesinden o sakladığı hediyeleri çıkarmasını istedi. Sonra da onları bize verdi. Hâlbuki doğum günüme daha on gün vardı. Biliyor olmalıydı; dünya mekânında bunun son görüşmemiz olduğunu. Öpüştük, sımsıkı kucaklaştık ve ayrıldık.
    Buluşmamızın ardından bir hafta geçti. Saba rüzgârının okşadığı tenlerden bir can kanatlanıverdi. Renkli rüya âlemlerine bembeyaz bir gelincik çiçeği gibi gelmiş ve her birimize el sallayıp uzak diyarlara doğru yola koyulmuştu. O’nu götürmeye gelen güzel melek getirdiği selamları iletirken; köşede duran kırmızı kınalı beyaz balığı da sahibinden ayırmamıştı.
    “Mekânsızlığa doğru koştuğumda değse kuş tüyü misali elime ellerin. Yaldızlı sabahlara gözlerimi açtığımda yanımda bulsam Seni. Kopup geldiğimde en ücra köşelerden beni karşılamaya gelsen ve ummanların derinliklerinde zümrütleri toplasak seninle.”
    alıntı...............
    Hatırlar mısın? Doğduğun zaman, sen ağlardın gülerdi alem. Öyle bir yaşam sür ki, mevtin sana hande olsun. Halka matem...
    Ölüm, sevgiliyi sevgiliye kavuşduran bir köprüdür
Hazırlanıyor...