Bu Kainat Kimin Eseri

Kapat
X
 
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
Yeni mesaj
  • CUMHUR
    Özel Üye
    • Jan 2008
    • 3964

    #1

    Bu Kainat Kimin Eseri

    Bu kâinat kimin eseri?

    Bu kâinat kimin eseri?
    Sohbetimizin ağırlık noktasının tevhid (Allah'ın birliği) olacağını biliyorduk. Bunun için, o sahada istisnai bir kitap olan Tabiat Risalesi'ni açarak okumaya başladık.
    Kitap, güzel bir giriş yaparak, kâinatın yaratılması konusunda ileri sürülen dört görüşü sıralıyordu:
    "Birincisi: Kâinatı sebepler icat ediyor.
    "İkincisi: Kînat kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.
    "Üçüncüsü: Tabiidir, yani tabiat yapıyor.
    "Dördüncüsü: Bir Kadir-i Zülcelâl'in (Allah'ın) kudretiyle icad ediliyor."
    "Evet, madem mevcudat var ve inkâr edilemez. Hem, her icad edilen şey sanatlı ve hikmetli olarak vücuda geliyor. Her halde bu mevcudu veya bu hayvanı, ya diyeceksin ki;
    "1. Sebepler onu icad ediyor, sebeplerin toplanmasıyla o mavcut vücut buluyor.
    "2. Veyahut o haycan, kendi kendine teşekkül ediyor.
    "3. Veyahut, tabiatın tesiriyle vücuda geliyor.
    "4. Veyahut, Bir Kadir-i Zülcelâl'in (Allah'ın) kudretiyle icad ediliyor."
    "Madem aklen bu dört yoldan başka bir yol yoktur. Evvelki üç yolun imkânsız olduklarını kat'i isbat edersek, mevcudatın dördüncü yol olan Allah'ın kudretiyle yaratıldığı kesin olarak ortaya konmuş olur.
    Sıralamayı dikkatle tikip eden muhatabımızın gözleri bir anda parladı:
    "Çok güzel bir giriş ve çok mantıklı bir sıralama" dedi. "Gerçekten, ilk üç yolun icad edemeyeceği isbat edilirse mesele yok."
    Tekrar ediyoruz.
    Tanzim şekli çok hoşuna gidiyor.
    "Birinci yol (Birinci iddia): Esbab-ı âlemin içtimaiyle, teşkil-i işya ve vücut-u mahlukattır. (Yani, sebeplerin toplanması ve biraraya gelmesiyle, eşyanın teşkil olması ve mahlukatın vücud bulmasıdır.)
    Cevap: "Misâl: Bir eczahanede, gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzler kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden (şişelerdeki ilâçlardan) ziyahat (hayat veren) bir macun (ilâç) istendi. Hem, hayatta hârika bir tiryak (panzehir) onlardan yapmak icabetti. Geldik o eczanede o ziyahat macunun ve hayattar tiryâkın çoklukla efradını gördük. O macunlardan herbirisini tetkik ettik. Görüyoruz ki; o kavanoz şişelerden herbirisinden, bir mizan-ı mahsus ile, (hususî bir tartı ile) bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından ve hâkeza... muhtelif (çeşitli) miktarlardan eczalar (maddeler) alınmış. Eğer birinden, bir dirhem ya noksan veya fazla alınsa, o mâcun, ziyahat olmaz; hâsiyetini (özelliğini) göstermez. O kavanozlar elliden ziyade iken, herbirisinden ayrı bir mizan ile alınmış gibi, ayrı ayrı miktarlarda eczalar alınmış.
    "Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif miktarlar, şişelerin garip bir tesadüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, herbirinden alınan miktar kadar; yalnız o miktar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp o mâcunu teşkil etsinler. Acaba bundan daha huraf, muhal, bâtıl bir şey var mı?"
    "İşte bu misal gibi, herbir zihayat (canlı), elbette zihayat bir mâcundur, her bir nebat (bitki), hayatta bir tiryak gibidir ki; çok müteaddit eczâlardan, çok muhtelif maddelerden terkip edilmiştir. Eğer esbaba (sebeplere), anâsıra (unsurlara) istinat edilse ve 'Esbab icad etti' denilse; aynen eczahanedeki macunun, şişelerin devrilmesinden vücut bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhal ve bâtıldır."
    Misâlin daha iyi anlaşılması için, mevzuyu baştan bir daha okuduk. Osmanlıca kelimeleri çok iyi anladığı için, misali rahat kavrıyordu:
    "Eczahanedeki, ilçaların, çeşitli ve ölçülü miktarlarda bir eczacı tarafından yapılması gibi..." diye tekrar etti.
    Tebessümle tasdik ettik:
    "Evet, onun gibi... Herkesçe kullanılan bir aspirin hapını düşünelim. Belirli maddelerden, belirli ve hassas öçlülerle yapılmış. Eğer o maddelerden yeteri kadar alınacak yerde, az veya çok katılsa, meydana çıkacak ilâç şifa vermeyecek ve aspirin özelliğini göstermeyecektir. Hal böyleyken, bir aspirinin yapılabilmesi için, aspirini teşekkül ettirecek olan maddelerin, şişelerin devrilmesiyle akıp, toplanarak aspirini meydana getirmeleri mümkün mü?"
    Misafirimiz de tebessüm etti:
    "Tabiî ki değil" dedi. "Bunu iddia eden insanın, ilmi ve mantığı bir tarafa koyması lâzımdır."
    Devam ettik:
    "Kâinatta, insanın emrine verilen ve onun istifadesi için yaratılan milyonlarca unsurdan bir tanesini ele alalım ve onun yaratılış hikmetlerini ve tanzim hârikalarını düşünelim. Meselâ bir elmayı ele alalım:
    "Son derece tatlı görünüşüyle insanın yeme iştahını celbeden 'bir elmanın içindeki vitamin, insanın bir günlük ihtiyacı kadardır' (İnsan ve Hayat, Dr. H. Nurbaki) insanın mahiyetini bilen bir kudret sahibi, elmayı bu şekilde programlamıştır.
    "Elmayı, sahip olduğu C vitaminini çürütmemek için artı iki demir konulmuştur. Eğer bu demir olmasa, C vitamini bir müddet sonra bozulacaktır.
    "Öte yandan, C vitamini muhafaza etmek için elmanın ihtiva ettiği bol miktardaki meyve asidi, midede asidi arttırıcı, yani sindirimi rahatsız edici tesir yapmaktadır. Bunun için elmaya, karbonat iyonu da konulmuştur. Bir elma yediğiniz zaman gerinirsiniz. Bunun sebebi, elmanın içerisinde bulunan karbon iyonudur. O Kudret Sahibi, elmayı bizim soframıza hazır hâle getirmiştir. İnsanı bilmeyen, tanımayan, onun arzu ve isteklerinden haberi olmayan cansız, şuursuz maddeler (sebepler), böylesine mükemmel ve hârika bir meyveyi nasıl vücuda getirebilir?"
    Elimizdeki Tabiat Risalesi'nden, muhlukatın akılsız ve şuursuz sebepler tarafından icad edilmesinin mümkün olmadığını gösteren iki misâl okuduğumuzda, misafirimizin:
    "Bu kadar kâfi" der gibilerinden başını salladığını gördük:
    Bundan sonra kâinatın, bitkilerin veya insana kadar varabilen diğer canlıların kendi kendine teşekkül edebileceği konusundaki iddiaların mümkün olmadığını gösteren kısmı okumaya başladık.
    Tabiat Risalesi'ndeki bu bölümde, şöyle deniyordu:
    "İkinci yol (İkinci iddia): (Şu kâinat) kendi kendine teşekkül ediyor, şeklindedir. Bu yolun da imkânsız olduğunu gösteren misallerden biri şudur:
    "Senin vücudun bin kubbeli hârika bir saraya benzer ki, her kubbesinde taşlar, direksiz birbirine baş başa verip, muallakta durdurulmuş. Belki senin vücudun, bin defa bu saraydan daha aciptir. Çünkü, o saray-ı vücudun, dâima kemâl-i intizamla tazelenmektedir. Gayet hârika olan ruh, kalb ve mânevî letâifden kat-ı nazar, yalnız cesedindeki taşlar gibi birbirleriyle kemal-i mavazene ve intizam ile baş başa verip, hârika bir bina, fevkalâde bir san'at, göz ve dil gibi acip birer mucize-i kudret gösteriyorlar. Eğer bu zerreler, şu âlemin ustasının emrine tâbi birer memur olmasalar; o vakit herbir zerre, umum o cesetteki zerrelere hem hâkim-i mutlak... hem herbirisine mahkûm-u mutlak... hem her birisine misil... hem hâkimiyet noktasında zıd... hem yalnız Vâcib'ül-Vücûda mahsus olan ekser sıfatın masdarı, menbaı... hem gayet mukayyed... hem gayet mutlak bir surette olmakla beraber sırr-ı vahdetle yalnız bir Vâhid-i Ehadin eseri olabilen gayet muntazam bir masnu-u vâhidi, o hadsiz zerrata isnat etmek; zerre kadar şuuru olan, bunun pek zâri bir muhal, belki yüz muhâl olduğunu derkeder."
    Misali okuduktan sonra cümle cümle tahlil etmeye başladık:
    "Yukarıdaki satırlar, insan vücudunun akıllı insanlar eliyle yapılan kubbeli bir saraydan daha muhteşem olduğunu, çünkü o vücuttaki zerrelerin bir taraftan ölüp, diğer taraftan tekrar yerlerine konarak tazelendiğini ifade ediyordu. Üstelik devamlı olarak tazelenen o zerreler, çok hassas bir ölçü dahilinde baş başa vererek göz ve dil gibi mucizeleri meydana getiriyordu. Bu arada yaptıkları eserlerin mutlaka bir plânı, programı bulunması gerektiğinden, o plânlara uymak için birbirlerine emir verecekler ve bu arada kendileri de emir altında çalışacaklardı. Kısacası eğer bu hârika işleri zerreler beceriyorsa, her bir zerrede sadece Allah'a mahsus bir ilmin, irade ve kudretin bulunduğunu kabul etmek gerekiyordu. Tam mânâsıyla kusursuz olduğu bilinen eserlerin, tam mânâsıyla şuursuz olduğu görülen zerreler tarafından yapıldığını iddia etmek elbette akıl sahiplerinin işi değil."
    Birkaç defa ele aldığımız bu misal, konuya açıklık getirmişti. Buna rağmen izin isteyip aynı konudaki ikinci ve üçüncü misalleri de okuduk. Ayrıca hücrelerin yapısına değinmiş, hücre çekirdeklerine, kromozomlara ve DNA adı verilen İlâhî computer programlarına kadar inerek, onlardaki hârika nizamın kendilerine ait olamayacağını göstermeye çalıştık.
    Bir ara arkadaşım devreye girerek:
    "İlmi, neden kuru bir ilim adına okuturlar anlamıyorum" dedi. "İlmi âlimiyle, sanatı da sanatkârıyla okutmaları lâzım ki, insan kendini daha iyi anlasın ve yaratılışındaki hikmetleri öğrenebilsin. Yoksa insan, insana, etiyle kemiğiyle ve maddesiyle değer verecektir."
    Muhatabımız:
    "Evet" dedi. "Bu söylediklerinizde hakikat payı vardır."
    Mevzumuza konu olan son şıkka devam ettik:
    "Üçüncü yol (üçüncü iddia): (Kâinatı) tabiat iktiza ediyor, tabiat yapıyor."
    Tabiat Risalesi'nde bu mevzuya açıklık getirmek için de üç misâl verilmişti. Bunlardan biri şöyleydi:
    "Gayet vahşi bir adam, muhteşem bir kışla dairesine girer. Gayet muntazam bir ordunun umumî, beraber tâlimlerini görür. Bir neferin hareketleriyle; bir tabur; bir alay, bir fırka kalkar, oturur, gider. Bir ateş emriyle ateş ettiklerini müşahede eder. Onun kaba, vahşi aklı, bu kumandanın, devletin nizamiyle ve kanun-u pâdişâhi ile kumandasını anlamayıp inkâr ettiğinde, o askerlerin ipler ile birbirlerine bağlı olduklarını tahayyül eder. O hayalî ip, ne kadar hârika bir ip olduğunu düşünür; hayrette kalır. Sonra gider, Ayasofya gibi gayet muntazam bir câmie, Cuma gününde dahil olur. O camaat-i Müsliminin, bir adamın sesiyle kalkar, eğilir, secde ederek oturduklarını müşahede eder. Mânevî ve semâvî kanunların mecmuundan ibaret olan Şeriatı ve Şeriat sahibinin emirlerinden gelen manevî düsturları anlamadığından, o cemaatin maddî iplerle bağlandığını ve o acip ipler onları esir edip oynattığını tahayyül ederek, en vahşi insan suretindeki canavar hayvanların dahi güldürecek derecede maskaları bir fikirle çıkar, gider.
    "İşte aynı bu misal gibi: Sultan-ı Ezel ve Ebedin (Cenab-ı Hakkın), hadsiz cünudunun (askerinin) muhteşem bir mescidi olan şu kâinata, mahz-ı vahşet (vahşetin tâ kendisi) olan inkârlı fikr-i tabiatı (tabiatçılık fikrini) taşıyan bir münkir giriyor. O Sultan-ı Ezelînin hikmetinden gelen nizamât-ı kâinatın mânevî kanunlarını, birer maddî tasavvur ederek, ve Saltanat-ı Rububiyetin kavânî-i itibariyesi ve o Mabud-u Ezelînin Şeriat-ı Fıtriye-i Kübrasının manevî ve yalnız mevcud-u ilmîsi bulunan ahkâmlarını düsturlarını birer mevcud-u hâricî ve maddî birer madde tahayyül ederek Kudret-i İlâhînin yerine, o ilim ve kelâmdan gelen ve yalnız vücud-u ilmîsi bulunan o kanunları ikame etmek ve ellerine icad vermek, sonra da onlara 'tabiat' nâmını takmak ve yalnız cilve-i kudret-i Rabbaniye olan kuvvetli, bir zîkudret ve müstakil bir kadîr telâkki etmek, misaldeki vahşiden bin defa aşağı bir vahşettir."
    Bu son iddianın üç misali okunup izah edildikten sonra, kendisi de ne anladığını ifade ile bazı izahlarda bulundu. Mevzuun ele alınışı ve anlatış tarzını fevkalâde beğenmişti. Hattâ bir ara:
    "Böyle olmalı efendim" dedi. "İnsanı âdeta doyuruyor. Böylesine önemli konuları, önemli insanlardan dinlemek lâzımdır. Ehliyetli olanlar anlatmalı. İzah edeyim derken, hem konuyu, hem de kendisini mahvedene insanları neden konuştururlar bilmem ki?"
    Ev sahibimiz hemen devreye girdi:
    "Efendim, çok haklısınız, ama Cumhuriyetten sonra din âlimlerine söz hakkı verilmemiş ki konuşsunlar. Konuşanlar da kaş yapayım derken göz çıkarmışlar."
    Misafirimiz:
    "O da ayrı bir konu" diyerek sözü geçiştirdi.
    Son masilamize küçük bir ilave olsun diye müsaade istedim. Ve ilâve ettim:
    "Önce 'tabiat' denilen kavramı tarif etmek lâzımdır. Tabiat; su, toprak, hava ve güneştir. Isısı ve ışığıyla birlikte tabiî ki. Başka bir ifadeyle de yüz yedi elementtir. Şimdi, yaratıcı olarak sık sık adından söz edilen tabiata sorsak:
    "İnsanları yapabilir misin?"
    "Hayır."
    "Bitki ve hayvanları icad edebilir misin?"
    "Hayır."
    "Güneş sistemimizi dizebilir misin?"
    "Hayır."
    "Milyarlarca yıldızları, galaksileri tanzim edebilir misin?"
    "Hayır."
    "Kâinata hârika bir intizam ve muhteşem bir sistem vermek için kanunlar koyup, işletebilir misin?"
    "Hayır."
    "Zaten tabiat denilen şey de kâinatın kendisi değil mi? Öyleyse, kâinatın da kendi kendine yapamayacağını gördük. Peki bu tabiat denilen güç, kuvvet nedir? Eğer tabiata hükmeden bir güç ve kuvvet varsa, o zaten kâinatın kendisi olamaz. Tek yol, kâinat cinsinden olmayan bir kudret olmasıdır ki, o da Cenab-ı Haktır.
    "İlim, irade ve kudret sahibi olmayan âciz bir tabiat, elbette Hâlık olmaz...........
    Hatırlar mısın? Doğduğun zaman, sen ağlardın gülerdi alem. Öyle bir yaşam sür ki, mevtin sana hande olsun. Halka matem...
    Ölüm, sevgiliyi sevgiliye kavuşduran bir köprüdür
Hazırlanıyor...