KÜÇÜK yeşil bir cami arkasında meyve ağaçları, yanında evimiz hemen ötesinde ise okulumuz vardı.
Tüm dünyam burasıydı.
Babam caminin imamı olduğu için bütün kasaba bizi tanırdı. Her sabah namazı sonrası babam , sıcak simit alır evimize gelirdi. Ramazanda ise simit yerini pideye bırakırdı. İftarlık sıcak pide alma görevi bana aitti. Evin en küçüğü olduğum için her zaman fırına ben giderdim. Bir çok da arkadaşım vardı.
Arkadaşlarımla hep caminin avlusunda oynardık. Su savaşı yapınca, namaza gelen cemaat bize kızardı.
İçlerinden biri bize hep:
“Karanlıklarda kalın!” der dururdu.
“Biz akşam dışarı çıkm ıyoruz ki” der kendi bize kötü söz söyleyen amcanın torunuyla birlikte gülerdik.
Bir gün yine cami avlusuna gelip torununu benim yanımdan almaya çalıştı. Arkadaşım da, “Dedeciğim, söz bu sefer seni kızdırmayacağız” derdi.
Gerçekten de saklambaç oynamak için caminin arkasına geçtik. Ebe saymaya başladı “Önüm, arkam, sağım solum sobe, yakalarsam ebe!” derken biz arkadaşımla saklandık. Bizi hiç bulamayacağı bir yere minareye girmiştik.
Arkadaşım “Bana lambayı yaksana!” dedi.
Ben de “Lamba yok ki burada” dedim. “Zaten birazdan çıkarız korkma karanlıktan” dedim. Bir müddet bekledik “Neyse hadi biz çıkalım, nasılsa bulamadı, ebe de olmayız” dedik.
Ama minarenin kapısı bir türlü açılmıyordu. Oysa babamla ezan okumak için daha dün buraya kadar gelmiştim. Babamın cebinde anahtarı ile girip çıktığını şimdi hatırladım. Arkadaşımın gözleri doldu, “Aferin iyi iş yaptın” diyerek ağlamaya başladı.
Daracık bir yerde karanlıklarda kalmıştık.
“Tıpkı dedenin bize dediği karanlıklar” dedim. İkimiz de birbirimizin yüzüne korkuyla baktık. “Gerçekten de öyle” dedi torunu.
Biz yaptığımıza bin pişman olmuştuk. “Allah’a dua edelim de iftar vakti babam ezanı minareden okusun yoksa bizi ertesi güne kadar kimse bulamaz.”
Bu sefer dua etmeye başlamış hatamızı anlamıştık. Dua ederken bir ses duyduk. Bu ezan sesiydi. Babam ezanı mikrofonla minareye çıkmadan okumuştu. Biz iyice daralmıştık. Saatler geçiyordu hiç ses yoktu. Üstelik oruçtuk daha orucumuzu bile açmamıştık. Korkudan oruç olduğumuzu bile unuttuk. Derken kapı birden açıldı. Karşımda babam ve arkadaşımızın dedesi vardı. Bir sevinçle onlara sarıldık.
“Bizi nasıl buldunuz?” dedim. Dedesi çok mahcuptu. Utanarak da olsa “Size ettiğim beddua bana torunumun acısı olarak geri dönecekken Rabbim hatamı düzeltmeye fırsat verdi. Sizin buraya gelmeniz benim hatamdı. Tevbe etmesi gereken benim çocuklar… Beddua yerine size şu mübarek Ramazan da hayır ve iyilik duası yapsaydım Rabbim onu da kabul ederdi.”
Biz de ellerini öperek “Asıl sizi kızdırdığımız için siz hakkınızı helal edin” dedik.
Babam bıyık altı gülerek, “ Haylaz oğlum! Bugün pideyi fırından bize aldırdın” deyince gülüşüverdik.
Bu kazayı da hayatımız boyunca hatırlayıp ders alacaktık.
alıntı.
Tüm dünyam burasıydı.
Babam caminin imamı olduğu için bütün kasaba bizi tanırdı. Her sabah namazı sonrası babam , sıcak simit alır evimize gelirdi. Ramazanda ise simit yerini pideye bırakırdı. İftarlık sıcak pide alma görevi bana aitti. Evin en küçüğü olduğum için her zaman fırına ben giderdim. Bir çok da arkadaşım vardı.
Arkadaşlarımla hep caminin avlusunda oynardık. Su savaşı yapınca, namaza gelen cemaat bize kızardı.
İçlerinden biri bize hep:
“Karanlıklarda kalın!” der dururdu.
“Biz akşam dışarı çıkm ıyoruz ki” der kendi bize kötü söz söyleyen amcanın torunuyla birlikte gülerdik.
Bir gün yine cami avlusuna gelip torununu benim yanımdan almaya çalıştı. Arkadaşım da, “Dedeciğim, söz bu sefer seni kızdırmayacağız” derdi.
Gerçekten de saklambaç oynamak için caminin arkasına geçtik. Ebe saymaya başladı “Önüm, arkam, sağım solum sobe, yakalarsam ebe!” derken biz arkadaşımla saklandık. Bizi hiç bulamayacağı bir yere minareye girmiştik.
Arkadaşım “Bana lambayı yaksana!” dedi.
Ben de “Lamba yok ki burada” dedim. “Zaten birazdan çıkarız korkma karanlıktan” dedim. Bir müddet bekledik “Neyse hadi biz çıkalım, nasılsa bulamadı, ebe de olmayız” dedik.
Ama minarenin kapısı bir türlü açılmıyordu. Oysa babamla ezan okumak için daha dün buraya kadar gelmiştim. Babamın cebinde anahtarı ile girip çıktığını şimdi hatırladım. Arkadaşımın gözleri doldu, “Aferin iyi iş yaptın” diyerek ağlamaya başladı.
Daracık bir yerde karanlıklarda kalmıştık.
“Tıpkı dedenin bize dediği karanlıklar” dedim. İkimiz de birbirimizin yüzüne korkuyla baktık. “Gerçekten de öyle” dedi torunu.
Biz yaptığımıza bin pişman olmuştuk. “Allah’a dua edelim de iftar vakti babam ezanı minareden okusun yoksa bizi ertesi güne kadar kimse bulamaz.”
Bu sefer dua etmeye başlamış hatamızı anlamıştık. Dua ederken bir ses duyduk. Bu ezan sesiydi. Babam ezanı mikrofonla minareye çıkmadan okumuştu. Biz iyice daralmıştık. Saatler geçiyordu hiç ses yoktu. Üstelik oruçtuk daha orucumuzu bile açmamıştık. Korkudan oruç olduğumuzu bile unuttuk. Derken kapı birden açıldı. Karşımda babam ve arkadaşımızın dedesi vardı. Bir sevinçle onlara sarıldık.
“Bizi nasıl buldunuz?” dedim. Dedesi çok mahcuptu. Utanarak da olsa “Size ettiğim beddua bana torunumun acısı olarak geri dönecekken Rabbim hatamı düzeltmeye fırsat verdi. Sizin buraya gelmeniz benim hatamdı. Tevbe etmesi gereken benim çocuklar… Beddua yerine size şu mübarek Ramazan da hayır ve iyilik duası yapsaydım Rabbim onu da kabul ederdi.”
Biz de ellerini öperek “Asıl sizi kızdırdığımız için siz hakkınızı helal edin” dedik.
Babam bıyık altı gülerek, “ Haylaz oğlum! Bugün pideyi fırından bize aldırdın” deyince gülüşüverdik.
Bu kazayı da hayatımız boyunca hatırlayıp ders alacaktık.
alıntı.