Bir Müddet Zeytin yiyeceðiz Sonra....

Kapat
X
 
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
Yeni mesaj
  • samet
    Gelişmiş Üye
    • Jan 2008
    • 316

    #1

    Bir Müddet Zeytin yiyeceğiz Sonra....

    Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi.
    >
    > Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?"dedi.
    >
    > "Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla
    >
    > "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi.
    >
    > Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle
    > mi...?"diyebildi sadece.
    >
    > Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum eden
    > yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini Toparlayıp "Onun
    >
    > adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu.
    >
    > "Evetvar, oğlu Selim Bey....".Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle
    > görüşebilir miyim?" dedi.
    >
    > Görevli hanım,insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye,
    >
    > "Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor;
    > ama ben yine de kendisine bir haber vereyim.
    >
    > " Dedi ve telefona yöneldi.. Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu.
    >
    > "Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili
    > telefonu çevirdi.
    >
    > Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul
    > etti, lütfen beni takip edin."
    >
    > dedi. Beraber merdivenden çıktılar.İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir
    > salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak,
    > 'Buyurun!' dedi.
    >
    > O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru
    >
    > hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak, "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet
    >
    > Baydemir."dedi.
    >
    > "Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.
    >
    > Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz:
    >
    > "Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile
    > olan insanın
    >
    > elini öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi,gözleri doldu.
    >
    > "Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm
    > anlatamam."
    >
    > Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: "Fakat en azından o
    > büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktanda bahtiyarım." Misafirin bu sözleri
    > üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin
    > her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemir
    > demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?" Profesör, delikanlının bu
    > heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine
    > Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.
    >
    > "Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi.
    >
    > Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı
    >
    > ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi.
    >
    > Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı
    >
    > "Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi.
    >
    > Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak
    >
    > "Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden
    > iyiye arttı.
    >
    > "Emanet mi?" dedi.
    >
    > Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi.
    >
    > Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattı. Mehmet Bey,
    > Şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey
    > girdi.
    >
    > Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir Şeyler
    > fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi. O çıkarken
    > Selim Bey, misafiriyle tatlı
    >
    > bir sohbete başladı.Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık,
    > yerini birbirlerine Hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki
    > sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı. Mehmet Bey yurt dışındaki
    > tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen
    > memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin
    >
    > duvardaki portresini göstererek, "Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum."
    > dedi. "Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız
    > bırakmadı.
    >
    > Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen Yanımda hazır
    > oldu. 'Sana bunun için burs vermedim.'
    >
    > Diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua ediyorum."
    >
    > dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotoğrafına mıhladı. Sonra gözleri
    > portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.
    >
    > Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş
    > oldukça eski bir çift çorap duruyordu.
    >
    > Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını
    > fark etti:
    >
    > "Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."
    >
    > Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı
    > tabloda kalmıştı.
    >
    > Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı. İkinci cümle de birinci
    > cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:
    >
    > "Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."
    >
    > İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına Gidip Tabloyu
    > iyice inceleyecekti;
    >
    > fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle Yalnızca sohbet arasında göz ucuyla
    > merakını gidermeye çalışıyordu.
    >
    > Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu. Üçüncü
    > cümlede:
    >
    > "Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..."
    >
    > diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu.
    >
    > Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp,
    >
    > "Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim." Dedi.
    >
    > Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin Bir nefes
    > alarak
    >
    > "Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir Hayatımız vardı.
    > Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye hiçbir şey
    > kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem yapıyordu.
    >
    > Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti.
    >
    > O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...
    >
    > Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum. Bu soru karşısında
    > annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor.
    >
    >
    >
    > Annemin ağlayışına mukabil babam: 'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...'
    >
    > dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde ezdirdi,'Alışacağı z.'dedi.
    >
    > Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra haciz
    >
    > memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük,
    > eski bir
    >
    > eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı.
    >
    > Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl
    >
    > yaşayacağız.' Diye haykırdı.Bunun üzerine babam:
    >
    > 'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi
    >
    > Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna
    >
    > yazılmıştım. Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken,
    >
    > babam elimden tuttu, 'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi.Yürümeye
    > başladık.
    >
    > Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum.
    >
    > Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark
    >
    > etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü.
    >
    > İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana ızdırapla
    >
    > baktıktan sonra, yanıma geldi.
    >
    > Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı
    >
    > bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim.
    >
    > Babam oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet yürüyeceğiz,
    >
    > sonra alışacağız.' dedi.
    >
    > Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak
    >
    > dönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor,
    >
    > bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşları
    >
    > içerisinde çıktığını görüyordum. Bir gün,
    >
    > merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir
    >
    > seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı.
    >
    > Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı: 'Allah borcunu ödeme
    > niyetinde
    >
    > olanın kefilidir.'
    >
    > Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık. Bu
    >
    > hal birkaç yıl sürdü.
    >
    > Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi.
    >
    > Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket
    >
    > getirmişti.
    >
    > Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve
    >
    > geliyordu. Bizi bir araya topladı.
    >
    > 'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz? ' dedi,
    >
    > kelimeleri boğazına düğümlendi,
    >
    > gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her
    >
    > birimize hediyelerimizi teker teker
    >
    > verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi
    >
    > de bir koltuğa oturdu.
    >
    > Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu.
    >
    > Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk.
    >
    > Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı.
    >
    > Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken
    >
    > babam, beklemediğimiz bir şey yaptı.
    >
    > Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından hıçkırarak
    >
    > ağlamaya başladı.
    >
    > Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik.
    >
    > Babam nihayet kendisini topladı ve 'Bir zaman önce, büyük bir
    >
    > borcun altına girmiştim.
    >
    > Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi
    >
    > kendime 'bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın
    > hakkıdır. Onların hakkını
    >
    > vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.' demiştim. Bugün
    > ise, Allah'ın
    >
    > yardımıyla, borcumu bitirdim.
    >
    >
    >
    > Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi. Sonra gözyaşları içinde
    >
    > ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları
    > hem aziz
    >
    > bir baba yadigârı, hem de bir ibret
    >
    > nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar her gün bana: 'Paralarını
    >
    > ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır.' diyor".
    >
    > Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen
    >
    > gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran
    > hayran
    >
    > baktı.
    >
    > "Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım
    >
    > öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde
    > çıldırırdım."
    >
    > Selim Beye döndü ve
    >
    > "Siz ne yapardınız?" diye sordu.
    >
    > Selim Bey kendisine has tebessümü ile: "Bir müddet zeytin
    >
    > yerdim, sonra..."dedi ve gülümsedi.
    >
    > O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir Kutuyla
    >
    > içeriye girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı.
    >
    > Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.
    >
    > 'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi. Mehmet Bey
    >
    > bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife bir kese çıktı.
    > Keseyi
    >
    > açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı.
    >
    > Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı.
    >
    > Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı.
    >
    > Sevgili Mehmet Bey oğlum,
    >
    > Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu...
    >
    > Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim.
    >
    > Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını
    >
    > bulamadım. Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum;
    >
    > lâkin bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve
    >
    > borçlu kaldım. Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün
    >
    > olsaydı,ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum.
    >
    > Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde
    >
    > bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım.
    >
    > Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu
    >
    > altınlar sizindir.
    >
    > Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş
    >
    > olacağım.
    > > Sevgilerimle, Nazif Cebeci.
    >
    > > Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı.>
    > Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor,
    > ağlıyordu.
    >
    > Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından yaşlar
    > süzülüyordu.
    >
    > Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı.
    > > Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi.
    Kim kötü ve çirkin bir iş görürse, onu eliyle düzeltsin; eğer
    buna gücü yetmiyorsa, diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse,
    kalben karşı koysun. Bu da imanın en zayıf derecesidir.
Hazırlanıyor...