yün çoraplar

Kapat
X
 
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
Yeni mesaj
  • CUMHUR
    Özel Üye
    • Jan 2008
    • 3965

    #1

    yün çoraplar

    Yazan: Faruk Saim Akhan



    Akşam, henüz kendisini ayazla birlikte hissettirmeye başlamıştı. Yusuf sobanın yanı başında ders çalışmaya, annesi ise bir yandan yemeği hazırlamaya bir yandan da elindeki sökme iplerle bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Hava iyice kararınca annesi sofrayı hazırlamaya başladı. Artık babasının geleceği saati ezberlediklerinden her işlerini ona göre yaparlardı.

    Sami, gün boyu tarlalarında çalışırdı. Güzün romantikliğinden nasibini almayan ayaz, zaten kırılgan olan vücudunu gün boyu hırpaladığından soğuk algınlığı sıradan hale gelmişti. Sofra hazır olduktan hemen sonra babası öksürerek kapıyı açtı. Bu öksürmenin nezaketen değil, artık sıradan hale gelen soğuk algınlığının belirtisi olduğunu hepsi bildiğinden içeri girenin Sami olduğunu anladılar. Başlarda Yusuf babasına kasabaya hastaneye gitmesi için ısrar ettiyse de zamanla, babasının ciğerleri sökülür gibi öksürmesine alışmıştı. Sami hastaneye gitmek istememiş, bahane olarak da kasabaya inmenin zahmetli olduğunu ileri sürmüştü. Oysa gün boyu tarlada onca zahmete katlanan koca adam sırf iktisat olsun diye kasabaya inmeyi zahmet saymıştı.
    Kış yeni yeni gelmeye başlamış, havalar bozmuştu. Yağmur, kar yağmasa da ayaz eksik olmuyordu. Medine, evde akşama kadar oturmaktan sıkılmış, eline bir kaç şiş ve sökme ipleri alıp bir şeyler yapmaya uğraşıyordu. Yusuf merak edip annesine ne yaptığını sordu. Aldığı cevap şüphesiz güzden daha romantikti. Annesi, “Babana yün çorap öreceğim, tarlada üşüyor zavallıcık,” demişti, en merhametli haliyle. Merhamet ve sadakat öylesine hâkimdi ki, o ânı konuşarak bölmek istemedi. Sonra annesi babasına söylememesi için iyice tembihledi ve kendince kulağını çekmekle tehdit etti. Artık on beş yaşında kocaman bir adam olan Yusuf’u.
    Medine hem ev işlerini, hem de örgüyü bir arada yapmaya çalıştığından örgü işi yavaş ilerliyordu. İki günde ancak çorabın birini örebilmişti. Sami Bey geldiğinde örgüyü kaldırıyor, yarım kalan ev işlerini tamamlıyordu. Zaten öğlene kadar kocasına tarlada yardım ettiğinden zamanı yetiremiyordu. Bir keresinde Sami, “Sen bu ev işlerini iyice boşladın, akşam oldu temizlik yapıyorsun,” diye azarlamıştı Medine’yi. Kadıncağız ne yapsın, çekti sineye tüm azarları kabahatliymiş gibi.
    Yemekten sonra Sami bir süre radyonun başında oyalandı. Bir ara, cızırtıdan başka bir şey yok lanet makinede, diye söyleniyordu. Yusuf ise ders çalışma bahanesiyle yine tek hayal kurabildiği mekâna -odasına- çekilmişti. Bir İstanbul, bir Ankara ülkenin dört bir yanını öğretmen olarak geziyordu. Hayalleri, babasının horultusundan kesintiye uğradı. Onun radyonun başında uyuyakaldığını anladı. Gidip annesine söyledi. Biraz sonra Medine’nin ısrarları sonucunda ikisi birlikte odalarına geçtiler. Yusuf biraz daha ders çalışacağını söyleyip sobanın yanına geçti. Ders çalıştığı sofranın üzerinde annesinin ördüğü çorapların teki tükenmemeye direnen gaz lambasının ışığıyla Yusuf’un hayal dünyasında, okuduğu romanlardaki en etkileyici hediyelerden daha değerli bir hediye olmuştu. Dersi falan unutmuş, sadece yün çoraba odaklanmıştı. Yeteri miktarda aynı renkte ip olmadığından rengârenk örülmüş olan çorap, kitaplarda okuduğu hediyelerle mukayese edilemeyecek kadar ucuza mal edilmişti. İpleri eski kazakların sökülmesinden, şişleri komşulardan, emeği ise Medine’den temin edilen çorap sıfır maliyetle, bir hediye halini almıştı. Okuduğu romanlarda her şeye bir paha biçildiğinden. önünde gaz lambasının aciz ışığıyla aydınlanan çoraba da değer biçmek istemişti. Fakat ne matematiği, ne de insaniyeti bu yün eşyaya değer biçmesine izin vermiyordu.
    Yusuf kitaplarını toplamıştı. Divanın üzerinde, her sabah delik çarıklarıyla tarlaya giden babasının en fazla ihtiyacı olabilecek şey olan, iktisat anlayışı gereği yeni bir çift alınamayacak olan ayakkabının eksikliğini telafi edebilecek bir çorap, renk cümbüşüyle hayal dünyasına yeni güzellikler, merhamet ve sadakat gibi kavramlar katmıştı. Yusuf merhamet, sadakat, iktisat gibi kavramları ancak zihnine yerleştirebiliyordu. Kendi kendine, “Bu yün çorap, dünyadaki en anlamlı çorap olmalı” diyordu. Onlarca anlam yüklediği çoraba dikkatlice bakıp annesinin özverisine, babasının bu özveriyi hak eden sadakatine hayran olmuştu. Sonra çorabı aldığı yere koydu. Öğrendiği kavramlarla yeni yeni hayaller kurarken uyuyakaldı.
    Sabah her zamanki saatte annesi yine kalkmış kahvaltıyı hazır etmişti. Çorbalarını içtikten sonra rutin olarak yaptıkları gibi babası ve annesi tarlaya Yusuf ise okuluna gitti. Yusuf öğlen eve döndüğünde, annesini harıl harıl örgü örerken buldu. Belli ki çorapları akşama yetiştirmeye çalışıyordu. Nihayet bir saat sonra örgüyü bitirmişti. Artık mahcubiyetin iyiden iyiye yüzünde yer etmişti. Gözlerindeki heyecan, Yusuf’un okulda zor bir sorunun cevabını bulduğundaki heyecanı anımsatıyordu. Yusuf son bir saat boyunca aralıksız annesini izlemişti. Kendini, kocası için bu denli çaba sarf eden kadına hayran olmaktan alamıyordu. Medine, karşısında hayran hayran kendisini izleyen delikanlının farkına vardığında, zaten yüzüne yerleşmiş olan kızıllık daha bir arttı. Mahcubiyetinde gelinlik bir kızın görücüler önündeki haline benzer bir hal vardı. Hiç beceremese de bu hale son vermek için Yusuf’u azarlayarak başından savmaya çalıştı. Yusuf annesini daha fazla utandırmak istemediğinden, lafı uzatmadan diğer odaya geçti...
    Akşam olmak üzereydi. Radyoyla uğraşarak akşam etmişti Yusuf. Fakat akşam göreceği sevgi gösterisinin gösterişsizliğinin farkında olması onu heyecanlandırıyor, bu da akşamın gelişini sanki yavaşlatıyordu. Radyoyu kapatıp yarım kalan kitaplarından birini -onun gibi yarım kalan onlarcasının olduğu- raftan aldı ve okumaya başladı. Konusu saçmaydı Yusuf’a göre, fakat kendince kendi haliyle bağlantı kurduğundan sıkıcı ilk sayfanın ardından devam etmeye karar verdi.
    Zengin çocuk sevdiği kıza çok pahalı bir yüzük alıyor, fakat kızı bir türlü memnun edemiyordu. Başından beri bir eksiklik vardı sanki bu hikâyede. Yusuf yazarı bir yerde görmek umuduyla bu soruyu aklından hiç çıkarmıyordu. Bir görüverse, bir imkân bulsa hemencecik soracaktı.
    Yusuf hayal dünyasına bir daldı mı konudan konuya zıplıyor, bir türlü çeşit çeşit hayallerin etkisinden çıkamıyordu. Kendince bir mazeret de bulmuştu: Çok kitap okuyordu. Yine bir keresinde- senede bir kez gidebildiği- sinemaya gittiğinde izlediği bir film geldi aklına. Bu sefer fakir bir genç sevdiği kıza doğum gününde parası yetmediği için hediye alamamış, kendisi bir kolye yapmıştı. Film bu ya, kız da kendisine pırlanta yüzük alan züppe delikanlıyı değil, fakir –ama gururlu- genci tercih etmişti.
    Yusuf hayalleri ile gerçek hayatı arasında bağlantılar kurarken, hayalleri ile olan bağlantısını babasının oldukça gürültülü kapıyı açışı kopardı. Sanki evin tüm parçaları –evin reisi geldi diye- bağırıyorlardı. Kapı gıcırdıyor, döşemelerden garip sesler geliyor, annesinin telaşından kırdığı bardakların sesi ve babasının artık alıştıkları öksürmesi ince duvarlardan olduğu gibi Yusuf’un odasına geçiyordu.
    Beş dakika sonra üçü de sofrada idiler. Her zamanki gibi Sami’nin yorgun öksürmelerinden başka ses çıkmıyordu. Yemeği yedikten sonra Yusuf odasına geçmek üzereyken Medine çayları getirdi. Sami yine radyoyla uğraşıyor bir yandan da çayını içiyordu. Medine’nin beyaz teninin kızarmasıyla hemen belli olan yanaklarının allığı Sami’nin dikkatini çekti. Sami gür fakat yorgun sesiyle, “Ne o hatun bir kabahat mi işledin?” diye sordu. Gerçekten de Medine’nin halinde kusur etmiş gibi bir hal vardı. “Yok, bey” diye cevapladı yarım ağızla. Sami günün yorgunluğunun da etkisiyle asabileşti.
    -Söyle hatun, sinirlendirme insanı!
    Medine çabuk hareketlerle çantasından yün çorapları çıkardı.
    -Buyur bey. Üşürsün diye ördüm. Güle güle giy...
    Sami bir süre konuşamadı. Mahcubiyet artık Sami’nin yanaklarında kol geziyordu. Duygularını belli etmek adına tek yapabildiği de buydu zaten. Yanakları al al olmuş, ağzı diline dolaşmıştı. Sadece, “sağ ol” diyebildi. Bir kaç saniye sonra odanın en uzağında olanları meraklı gözlerle izleyen Yusuf babasıyla göz göze geldi. Ortamda fazlalık olduğunu anlaması uzun sürmemişti. Ses çıkarmadan odayı terk etti. Geceyi başka bir yerde geçirmek aklına geldiyse de saat epey geç olduğundan vazgeçti. Odasına geçti ve olabildiğince sessiz olarak hem gecenin romantizmini baltalamamak, hem de az da olsa merakını tatmin edecek bir şeyler duymak istiyordu. Sonra çabasının gereksiz ve yakışıksız olacağını anladı ve dikkatini kitap raflarına yöneltti. Gaz lambası ışığıyla sanki etrafındaki üç beş sineğin mabedi gibiydi. Etrafında dönüp duruyorlardı. Yusuf bir kaç dakika onları izledi.
    Gerinerek yatağına uzandı. Okuduğu kitaplardaki hediye mevzularını, daha doğrusu onların basitliğini sorguluyordu hayallerinde. Romanların gerçek hayattan kesitler olduğu kanısına varmış, fakat eksikliğin nerde olduğunu hâlâ çözememişti. Hikâyede de hediye vardı, annesi de babasına bir hediye vermişti. Fakat bu iki hediyeyi kıyaslayamıyordu. Hikâyede verilen hediye de el emeğiydi, fakat aynı şey değildi annesinin yaptığıyla. Medine yün çorap örmüştü, onu mahcubiyetiyle, sanki kusurmuş gibi vermişti sevdiği adama. Hikâyenin yazarının eksik bıraktığı buydu işte. Mesele kendi bir kolye, çorap yapıp vermek değildi. Bu hediyeyle birlikte sadakatini, samimiyetini mahcubiyetinle takdim etmekti. Yusuf oldu olası kendini başkalarının yerine koymayı severdi.
    Hayallerine genişlik kattığını düşünürdü böyle yapmanın. Düşündü sonra ben yazar olsaydım ne yazardım diye. Annesiyle kitaptaki çocuğu düşündü. Tüm samimiyetiyle, annemi yazardım, diye geçirdi içinden. Kalktı raftan eski bir defterini aldı gayri ihtiyari olarak. Oturdu divana. Elinde kalem olmadığını fark edince bir daha kalktı bu sefer kalemi alıp otururken aklından geçen soruyu seslendiriyordu: Neden yazmıyorum ki?
    (...)
    “Akşam, henüz kendisini ayazla birlikte hissettirmeye başlamıştı...”


    alıntı..........................
    Konu CUMHUR; Tarafından 08-12-2008, 14:59 değiştirilmiştir...
    Hatırlar mısın? Doğduğun zaman, sen ağlardın gülerdi alem. Öyle bir yaşam sür ki, mevtin sana hande olsun. Halka matem...
    Ölüm, sevgiliyi sevgiliye kavuşduran bir köprüdür
  • sonbahar
    Üye
    • Jul 2008
    • 98

    #2
    çok güzel bir yazı Allah razı olsun......
    İnsan dindiremiyor kendiyle kendini..

    Yorum yap

    Hazırlanıyor...