MUHÂSEBE
Ekrem KILIÇ
Allâh’ım! Ey, âlemlerin yaratıcısı olan Rabb’im! Gönül gözümden sızan bu damlacıkları kabûl buyur.
Bütün âlemlerden süzülen en temiz katre olan, rahmet deryâsı Habîbin Hz. Muhammed’e (sas) ve O’nun âl ve ashâb ve etbâına salât ve selâm olsun.
Senin yolunda olan kurtulmuşlara ne mutlu!
Ey akıl! Kumandada zaaf ve acz orduyu perîşân eder. Askerlerinin ric’at etmesini mi istiyorsun?!. Kendine gel! Vazîfeni yap; vaz’iyete hâkim ol!
Ey kalb! Sen, görünmeyenlerin sultânısın. Başkumandanına şâhâne yardımını esirgeme. Onun mağlûbiyeti seni maddîleştirir, taşlaştırır. Öyle bir taş ki, ona artık ne Hz. Mûsâ’nın (as) asâsı te’sîr eder, ne Hz. Sâlih’in (as) devesi onu parçalar... Ancak, ebedî ateşle yumuşatılır.
Ey gönül! Âkıbete şimdiden ağla! Tatlı hayâllerin sonu öyle acıdır ki...
Ey göz! Neden hâlâ görmüyorsun?!. Sana, bakar-körlük gibi bir hastalık mı ârız oldu? Halbuki, dünyâ işlerinde gösterdiğin basîretten ötürü, senin sâhibine ileri görüşlü diyorlar. Ne hazîn istihzâ!
Ey kulak! Duyduğun saz ve söz ebedî bir âleme mi âit? Niçin o kadar gaşyolmuş bir hâldesin? Deliklerine nağme kurşunları mı döktüler?
Ey dil! Hâlâ nelerin lezzetini kontrol ediyorsun? Ve ne hezeyanlar savuruyorsun?!. Bu ağlayışlar neden? Bu şikâyetler kimden? Bu yalvarışlar kime? Bu medhedişler kim için? Bu coşkunluk hangi sebepten? Fenâ denizinde yol alırken, zevâl buzdağına çarpan Titanik!..
Ey burun! Hikâyedeki merkep gibi, kokladığının torbana doldurulduğunu bilmiyor musun? Hâlâ habîsâtın peşinden mi koşacaksın? Tayyibâttan melekler yaratılıyor, Muhammedü’l-Emîn’in (sas) râyihası cihânı doldurmuş.. şu yanan yüreklerin kokusunu olsun, almıyor musun?..
Ey el! Sımsıkı pençelerinle neyi kavramışsın? Çelik kollarınla neye sarılmışsın? Soğukluğun en iğrencinden anlamıyor musun: tuttuğun yılandır! Az sonra, dermansız kalacak kollarını sıkıp ezecek; senden daha kuvvetlilerine yaptığı gibi...
Ey ayaklar! Nereye gidiyorsunuz? Asırlarca yürüseniz, nereye varacaksınız? Geride ne kadar çiğnenmiş yol bıraktınız? Ey, sürüklenirken çıkardığı tozlarla kirlenmiş, bîçâre ayaklar...
Ey ağarmış saçlarım! Anlatın, neden böyle, kuzgùnîden gümüşî bir renge döndünüz? Şu akılsız baş, o güzelim perçemlerini nerelerde yıprattı?
Evet, ey baş! Ey sersem baş! Kime secde ettin?!. Halka mı, Hâlik’a mı?!!
MUSÂHABE
Ey gönül! Hıçkırıklarını duyan bülbüller sana eşlik ediyor. Şu kesik nefesli ney de sana yetişmeğe çabalıyor. Gözyaşlarını bir bahârın çiçeklerine şebnem yaptılar. Onlar, doğan güneşe karşı muhabbet gözlerini açmış, bakıyorlar; koca güneşi istîâb etmişler...
Ey gönül! Sen ne Mevlânâ’sın, ne mesnevî-hân. Sen, ancak, Mesnevî’den birkaç beyit ezberlemiş bir tâze âşık olabilirsin...
Ey gönül! Yücelerde uçarken, gözünü gayenden ayırma ki, bilmediğin ıklimlere düşmeyesin. Senin gàyense: şu âlemlerin yaratılışına sebep olan Zât’a (asm) benzemendir.
Ey gönül! Serkeşliği bırak; itâat et! Mâdem ki, şânı yüce bir sultânın abdisin, O’na lâyık olmağa çalış...
Ey gönül! Seni cennet yurdundan baş-aşağı ayrılığa atan şeytana bu kaçıncı aldanışın? Hâlâ dostu-düşmanı tanıyamadın. Bu gidişle rüştünü ispât edemeyeceksin...
Ey gönül! Sen, kelimelerin dağarcığını çöz de, kalemin esâretinden kurtul! Başını secdeden ayırma ki, mi’râca varabilesin; orada ne kelime, ne harf kaygısı bulunur...
Ey gönül! Seni dünyâ bağlarından kurtaracak ölümden korkma! O, seni sevdiklerine kavuşturan bir dosttur.
Ey gönül! Maddenin hakkını vereyim derken mânâ buharlaştı, uçup gitti. Benden avutucu, hoş hikâyeler bekleme! Ben sana gerçeği anlatıyorum.
Ey gönül! Benim senden şikâyetlerimi sıralayabilsem ciltler tutar. Düşün ki, her amelin yazılıyor.
Ey gönül! Sevdiklerin seni terkediyorlar. Sen ise, hâlâ onların ayrılışlarından anlamıyorsun ki: bu âlem devamlı değil, kararlı değil...
Ey gönül! Seni kâh Serâ’da, kâh Süreyyâ’da buluyorum; beni nereye sürüklüyorsun?..
Ey gönül! Senin yapıldığın maddeyi bilmiyorum ammâ, Yaratıcından haberim var. Bu bilgi bütün ilimlerin fevkindedir.
Ey gönül! Akarsuda sürüklenen çöp gibi, sağa-sola başını vurarak; kâh o sâhilde, kâh bu sâhilde durarak gidiyorsun. Hz.Nûh’un (as) gemisini duymadın mı? Neden, onun gibi kurtarıcı olmak istemiyorsun?
Ey gönül! Duyduğun sesler kırılan sazımın değil, şevk ve cezbenin ihtizâzıdır.
Ey gönül! Kaç zamandır sende garip bir hâl görüyorum. Ayıl, ayıl! Sarhoşken namaza durulmaz... Sen hidâyet ışığına tutunmazsan, sapıklıklara düşersin. Fezânın altı-üstü yoktur. Düşüşünü fark bile edemezsin...
Ey gönül! Ebedî âlemde dostlarla yaşamak ne hoştur! Hele, dostların Sultânı da sizi huzûruyla şereflendirirse...
Ey gönül! Az amelle çok mükâfat kazanmak istemez misin? Zâten, gözyaşı dökmek senin mâhiyetinin gereğidir. O hâlde, o gözyaşlarını sırf Sultânın için dök! Sevmek senin mayanda mevcuttur. O hâlde, seni yoktan var edeni sev! Bağlanmak senin seciyenin esâsındandır. O hâlde, bütün fânîlerin üstünde bekà sâhibi olana bağlan! Tapmak senin yaratılışının gàyesidir. O hâlde, ma’bûdiyete lâyık olana ibâdet et!
Ey gönül! Sendeki hâli akla söyledim. Şimdi o, deryâ kıyısında diz çökmüş, hâlini tefsîr etmekle meşgùl. Sen, avcının elinden havalanıp uçan, sonra sâhibine dönmek zorunda olan bir doğansın. Uçamıyor diye sâhibini istihfâf etme. Köre delîl gerek; Kur’ân’ın caddesinde, Hz. Muhammed’in (as) nûrunda, senin elinden tutacak aklı kendine rehber et!..
alıntı.........
Ekrem KILIÇ
Allâh’ım! Ey, âlemlerin yaratıcısı olan Rabb’im! Gönül gözümden sızan bu damlacıkları kabûl buyur.
Bütün âlemlerden süzülen en temiz katre olan, rahmet deryâsı Habîbin Hz. Muhammed’e (sas) ve O’nun âl ve ashâb ve etbâına salât ve selâm olsun.
Senin yolunda olan kurtulmuşlara ne mutlu!
Ey akıl! Kumandada zaaf ve acz orduyu perîşân eder. Askerlerinin ric’at etmesini mi istiyorsun?!. Kendine gel! Vazîfeni yap; vaz’iyete hâkim ol!
Ey kalb! Sen, görünmeyenlerin sultânısın. Başkumandanına şâhâne yardımını esirgeme. Onun mağlûbiyeti seni maddîleştirir, taşlaştırır. Öyle bir taş ki, ona artık ne Hz. Mûsâ’nın (as) asâsı te’sîr eder, ne Hz. Sâlih’in (as) devesi onu parçalar... Ancak, ebedî ateşle yumuşatılır.
Ey gönül! Âkıbete şimdiden ağla! Tatlı hayâllerin sonu öyle acıdır ki...
Ey göz! Neden hâlâ görmüyorsun?!. Sana, bakar-körlük gibi bir hastalık mı ârız oldu? Halbuki, dünyâ işlerinde gösterdiğin basîretten ötürü, senin sâhibine ileri görüşlü diyorlar. Ne hazîn istihzâ!
Ey kulak! Duyduğun saz ve söz ebedî bir âleme mi âit? Niçin o kadar gaşyolmuş bir hâldesin? Deliklerine nağme kurşunları mı döktüler?
Ey dil! Hâlâ nelerin lezzetini kontrol ediyorsun? Ve ne hezeyanlar savuruyorsun?!. Bu ağlayışlar neden? Bu şikâyetler kimden? Bu yalvarışlar kime? Bu medhedişler kim için? Bu coşkunluk hangi sebepten? Fenâ denizinde yol alırken, zevâl buzdağına çarpan Titanik!..
Ey burun! Hikâyedeki merkep gibi, kokladığının torbana doldurulduğunu bilmiyor musun? Hâlâ habîsâtın peşinden mi koşacaksın? Tayyibâttan melekler yaratılıyor, Muhammedü’l-Emîn’in (sas) râyihası cihânı doldurmuş.. şu yanan yüreklerin kokusunu olsun, almıyor musun?..
Ey el! Sımsıkı pençelerinle neyi kavramışsın? Çelik kollarınla neye sarılmışsın? Soğukluğun en iğrencinden anlamıyor musun: tuttuğun yılandır! Az sonra, dermansız kalacak kollarını sıkıp ezecek; senden daha kuvvetlilerine yaptığı gibi...
Ey ayaklar! Nereye gidiyorsunuz? Asırlarca yürüseniz, nereye varacaksınız? Geride ne kadar çiğnenmiş yol bıraktınız? Ey, sürüklenirken çıkardığı tozlarla kirlenmiş, bîçâre ayaklar...
Ey ağarmış saçlarım! Anlatın, neden böyle, kuzgùnîden gümüşî bir renge döndünüz? Şu akılsız baş, o güzelim perçemlerini nerelerde yıprattı?
Evet, ey baş! Ey sersem baş! Kime secde ettin?!. Halka mı, Hâlik’a mı?!!
MUSÂHABE
Ey gönül! Hıçkırıklarını duyan bülbüller sana eşlik ediyor. Şu kesik nefesli ney de sana yetişmeğe çabalıyor. Gözyaşlarını bir bahârın çiçeklerine şebnem yaptılar. Onlar, doğan güneşe karşı muhabbet gözlerini açmış, bakıyorlar; koca güneşi istîâb etmişler...
Ey gönül! Sen ne Mevlânâ’sın, ne mesnevî-hân. Sen, ancak, Mesnevî’den birkaç beyit ezberlemiş bir tâze âşık olabilirsin...
Ey gönül! Yücelerde uçarken, gözünü gayenden ayırma ki, bilmediğin ıklimlere düşmeyesin. Senin gàyense: şu âlemlerin yaratılışına sebep olan Zât’a (asm) benzemendir.
Ey gönül! Serkeşliği bırak; itâat et! Mâdem ki, şânı yüce bir sultânın abdisin, O’na lâyık olmağa çalış...
Ey gönül! Seni cennet yurdundan baş-aşağı ayrılığa atan şeytana bu kaçıncı aldanışın? Hâlâ dostu-düşmanı tanıyamadın. Bu gidişle rüştünü ispât edemeyeceksin...
Ey gönül! Sen, kelimelerin dağarcığını çöz de, kalemin esâretinden kurtul! Başını secdeden ayırma ki, mi’râca varabilesin; orada ne kelime, ne harf kaygısı bulunur...
Ey gönül! Seni dünyâ bağlarından kurtaracak ölümden korkma! O, seni sevdiklerine kavuşturan bir dosttur.
Ey gönül! Maddenin hakkını vereyim derken mânâ buharlaştı, uçup gitti. Benden avutucu, hoş hikâyeler bekleme! Ben sana gerçeği anlatıyorum.
Ey gönül! Benim senden şikâyetlerimi sıralayabilsem ciltler tutar. Düşün ki, her amelin yazılıyor.
Ey gönül! Sevdiklerin seni terkediyorlar. Sen ise, hâlâ onların ayrılışlarından anlamıyorsun ki: bu âlem devamlı değil, kararlı değil...
Ey gönül! Seni kâh Serâ’da, kâh Süreyyâ’da buluyorum; beni nereye sürüklüyorsun?..
Ey gönül! Senin yapıldığın maddeyi bilmiyorum ammâ, Yaratıcından haberim var. Bu bilgi bütün ilimlerin fevkindedir.
Ey gönül! Akarsuda sürüklenen çöp gibi, sağa-sola başını vurarak; kâh o sâhilde, kâh bu sâhilde durarak gidiyorsun. Hz.Nûh’un (as) gemisini duymadın mı? Neden, onun gibi kurtarıcı olmak istemiyorsun?
Ey gönül! Duyduğun sesler kırılan sazımın değil, şevk ve cezbenin ihtizâzıdır.
Ey gönül! Kaç zamandır sende garip bir hâl görüyorum. Ayıl, ayıl! Sarhoşken namaza durulmaz... Sen hidâyet ışığına tutunmazsan, sapıklıklara düşersin. Fezânın altı-üstü yoktur. Düşüşünü fark bile edemezsin...
Ey gönül! Ebedî âlemde dostlarla yaşamak ne hoştur! Hele, dostların Sultânı da sizi huzûruyla şereflendirirse...
Ey gönül! Az amelle çok mükâfat kazanmak istemez misin? Zâten, gözyaşı dökmek senin mâhiyetinin gereğidir. O hâlde, o gözyaşlarını sırf Sultânın için dök! Sevmek senin mayanda mevcuttur. O hâlde, seni yoktan var edeni sev! Bağlanmak senin seciyenin esâsındandır. O hâlde, bütün fânîlerin üstünde bekà sâhibi olana bağlan! Tapmak senin yaratılışının gàyesidir. O hâlde, ma’bûdiyete lâyık olana ibâdet et!
Ey gönül! Sendeki hâli akla söyledim. Şimdi o, deryâ kıyısında diz çökmüş, hâlini tefsîr etmekle meşgùl. Sen, avcının elinden havalanıp uçan, sonra sâhibine dönmek zorunda olan bir doğansın. Uçamıyor diye sâhibini istihfâf etme. Köre delîl gerek; Kur’ân’ın caddesinde, Hz. Muhammed’in (as) nûrunda, senin elinden tutacak aklı kendine rehber et!..
alıntı.........