Sahabe-i Kiram'ýn Gül Aþký

Kapat
X
 
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
Yeni mesaj
  • Yağmur

    #1

    Sahabe-i Kiram'ın Gül Aşkı


    Sahâbe-i Kirâm; “Kâinatın Solmayan Gülü”nü dünya gözüyle gören, îman ile şereflenen, Allah (c.c.) yolunda mücâdele etmeyi cana minnet bilen, Îlâ’y-ı Kelimetullah için her türlü sıkıntıya göğüs geren, Müslüman olarak son nefesini veren ve “ümmetin en hayırlısı” olma bahtiyarlığına eren seçilmiş insanlardı...

    Sahâbe-i Kiram; Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm’a çok büyük bir aşkla bağlanmış, O’nun tebliğ ettiği her şeye cân-ı gönülden inanmış; İslâm’ın emirlerini, ibâdet şekillerini, içtimaî yönünü, hayat tarzını ve ahlâkını bizâtihî O’ndan duyup, O’ndan görüp, O’ndan tedris ederek irtifâ kazanmış; O’na gösterilecek saygı, sevgi ve edepte sınırsızlık ufkuna dayanmış ve insanlık tarihinde emsâli görülmemiş /görülmeyecek olan nâmütenâhi bir muhabbetle “Gül”e sevdâlanmış kahramanlardı...




    Sahâbe-i Kirâm; “Gül”den yansıyan sonsuz nûrun en yoğun bir biçimde tezâhür ettiği insanlar olduğu için îmanın zirvesine çıkmış, Efendimiz’den feyz ve ilhâm alarak yücelmiş, O’nun dostu ve refîki olma bahtiyarlığına erişmekle ulvîyet kazanmış, O’na hizmet ve hürmet etmekle şereflenmiş, O’nun sevgisine ve övgüsüne mazhar olmuş mü’minler topluluğuydu... Onlar; Nebîlerden sonraki en muallâ mertebeye yükselmiş olan “Gökteki Yıldızlar”dı... Onların “infâk ettiği bir avuç hurma”, başkalarının “Uhud Dağı kadar altın” tasadduk etmesinden daha hayırlıydı… Onlar, îmanın zevkine varabilmek için Allah’ın ve Rasûlullah’ın herkesten ve her şeyden çok daha fazla sevilmesi gerektiğini, Vahyin Son Rahlesi’nde ilk elden okuyarak öğrenmiş ve bu sevgiden gelecek nesillerin ibret ve ilhâm alması için asırlar ötesine gönderilmiş “Gül” kokulu fermanlardı…

    Sahâbe-i Kiram; Allah(c.c.)’a olan sarsılmaz inançları ve îman kuvvetleriyle, “Gül”e kayıtsız şartsız sadakâtleri ve sevgilerindeki samimiyetleriyle, en zor şartlar altında bile Hz. Peygamber(s.a.v.)’i kendi nefislerinden üstün tutmadaki emsâlsiz idrâk ve erişilmez gayretleriyle, cahiliyye müşriklerinin her türlü tehdit, tecrit, baskı, zulüm ve işkencelerine rağmen “Ehad…Ehad…” diye kıyam etmedeki akıllara durgunluk veren mehâbetleri ve çağları titreten cesâretleriyle temâyüz eden kâmil Müslümanlardı…

    Onlar; küfrün altın bileziğini takmamak için, zalimlerin demir kelepçelerine tâlip olan serdengeçtilerdi... Onlar; karanlık gecelerin ardından gelen “Gül” Şafağı’yla kucaklaşan îman âbideleriydi… Onlar; “Gül” sevgisinin nasıl olması gerektiğini mü’minlerin gönüllerine ve dünya tarihine nûrânî harflerle yazdıran, îman ve ihlâslarındaki göz kamaştırıcı tabloları kanlarıyla imzalayıp, canlarıyla mühürleyen mücâhitlerdi…

    Onlar; cihâda çağırıldıkları zaman her işi bırakıp, seve seve harp meydanına koştular; Efendimiz’i korumak, O’na siper olmak için fedâ-i can etmede yarıştılar; onlar ulaşılmaza ulaştılar, onlar, kahramanlıklarına hudut çizilemeyen bir çizgiye kavuştular... Onlar; bu âlemi az, âhireti daha çok sevdikleri için; nefsânî arzulardan sıyrılıp, İlâhi aşka sarıldıkları için; Allah(c.c.)’a ve Rasûlü(s.a.v.)’ne hakkıyla biât edip, yürekten bağlandıkları için; her zaman ölümü hayattan, ukbâyı dünyadan üstün tuttular... Onlar, dünya gurbetini âhiret garipliğine tercih ettiler...

    Çünkü Sahâbe-i Kirâm; Rızâ-i Bâri ve Muhabbet-i Rasûlullah’ın dünyadaki bütün nimetlerden çok daha üstün, çok daha sevgili ve çok daha kıymetli olduğunu sadece dillerine tespih etmemişler, hayatlarıyla çekmişlerdi... Onlar; “ Fedâke ebî ve ummî yâ Rasûlullah” (Anam babam sana feda olsun yâ Rasûlullah) sözünü her alanda kuvveden fiile geçirmişlerdi... Onlar; yaptıklarını söylemişler, söylediklerini yapmışlar, yapılanın sözü yalanlamasını münafıklık alâmeti olarak gördükleri için, tebliğlerini en güzel bir biçimde temsil ederek her hâllerini “Gül”e benzetmişler, her açıdan “Gül”e benzemişlerdi… Nasıl ki, “Gül”ün ahlâkı ‘tamamıyla Kur’ân’ ise, Sahâbe-i Kirâm’ın ahlâkı da ‘tamamıyla Rasûlullah ahlâkıydı…” Onlar, Rasûlullah (s.a.v.) iklimine açılan birer kapıydı… Çünkü onlar; hayatlarını vahyin ışığında şekillendirmiş, irâdelerini îman suyuyla çelikleştirmiş, nefislerini “Gül”ün mürebbiliğinde dizginlemiş, kalplerini “Gül” aşkıyla tezyin etmiş ve yaşantılarının her ânına Efendimiz’in eşsiz güzellikleri yansımış olan muvahhitlerdi...

    Onlar; İlâhi methiyeden nasip almışlar, Cenâb-ı Hakk tarafından: “..Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz..” (Âli İmran, 3/110), “O’na îmân eden, O’nu destekleyen, O’na yardımcı olan ve O’nunla beraber indirilen nûra tâbi olanlar var ya, işte felaha erenler onlardır..” (Âraf, 7/157), “.. Ve işte böylece Biz sizi örnek bir ümmet kıldık ki insanlar nezdinde Hakk’ın şâhitleri olasınız ve Peygamber de sizin hakkınızda şâhit olsun..” (Bakara, 2/143), “..Muhammed Allah’ın resûlüdür. O’nun beraberindeki mü’minler de kâfirlere karşı şiddetli olup, kendi aralarında şefkâtlidirler..” (Fetih, 48/29) diye övülmüşlerdi… Onlar, Efendimiz’in “İnsanların en hayırlısı yaşadığım dönemde yaşayanlardır” tebşirine nâil olmuş kutlu insanlardı...

    Onlar, “De ki: Ben bu tebliğime karşılık sizden yakınlıkta sevgiden başka hiçbir ücret istemiyorum..” (Şûrâ, 42/23)(Şûrâ, 42/23) emr-i İlâhîsini -nâzil olan bütün âyetler gibi- ilk işitenlerdi... Bu âyette emredilen “yakınlıkta sevgi”; Allah Rasûlü(s.a.v.)’ne karşı duyulan ve ashâbın gönlünde en mükemmel şekliyle mâkes bulan “Gül” aşkıydı... Bu sebeple onlar; her türlü zorluğa rağmen hiçbir zorlama olmadan zora tâlip oldular, îmân ateşiyle aşka geldiler, İslâm’da ebediyyen karar kıldılar, biâtlerine sonuna kadar sâdık kaldılar, Efendimiz’in her emrine harfiyen uydular ve “cânı, Cânan’da bularak” “Gül Dervi”nde yaşadılar, “Gül” aşkını ebediyen yaşattılar...

    Onlar, “Gül”ün sünnetini yaşamak ve yaşatmak için birbirleriyle kıyasıya yarışmışlardı… Onlar; Efendimiz’in “İz”inden hiç ayrılmamak ve hep O’nun gibi yaşamak için O’nun hayatındaki her ayrıntıya önem vermişler, en ufak bir teferruatı bile gözden kaçırmamışlar ve hiç bir sünneti ihmal etmemişlerdi... Zirâ onların gönülleri, gün ışığıyla değil, “Gül”ün nûruyla aydınlanmıştı… Onlar; “Allah(c.c.)’ın boyasıyla boyanmış”, “Gül”ün muazzez nazarıyla seyredilmiş ve Hakk’ın nûrunu Nübüvvet aynasından seyretmişlerdi… Onlar; Gül Mektebi’nde itîkâdî, amelî, ahlâkî, nazarî ve tatbikî olarak eğitim almış, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından yetiştirilerek kemâlin zirvesine ulaştırılmış ve insanlığa her konuda rehberlik yapacak örnek bir toplum hâline getirilmişti… Efendimiz; en olumsuz özellikleri bünyesinde taşıyan, bütün insânî değerleri ters yüz eden cahilliye yığınlarına öyle müessir, öyle müthiş, öyle muazzam bir şekil vermişti ki; çok kısa bir süre içinde gelmiş-geçmiş en muhteşem zaman dilimi olan “Saadet Asrı”nı onlarla birlikte inşâ ve ikmâl etmişti…

    Onlar; İnsanlığın En Kutlu Mürebbîsi’nin rahle-i tedrisinden geçince hayatlarında çok büyük bir inkişaf meydana gelmiş, cahiliyye toplumu O’nun eliyle ilmik ilmik işlenmiş; şiddet merhâmete, zillet izzete, zulmet adâlete, cehâlet saadete dönüşmüş ve bütün yürekler “Bir”de birleşerek insanlık tarihinin en büyük inkılâbı gerçekleşmişti… Böylece bütün insâni ve ahlâkî değerleri ters yüz eden “vahşi”ler, îman sâyesinde “yahşi” olmuş, İslâm kardeşliğinin numûne-i imtisâlleri Sahâbe-i Kiram’da gerçek mânâsını bulmuş ve dünyanın en mükemmel toplumu ortaya çıkmıştı… Böylece onlar; kesretten vahdete, melânetten fazilete, bedeviyetten medeniyete giden bu olağanüstü tekâmülün destâni güzelliklerini hem kendileri yaşamış, hem de çevresindeki insanlara yaşatmışlardı… Onlar; bugün adı dahi bilinmeyecek taş yürekli fertlerden meydana gelen alelâde bir topluluk olacakken, “Gül”ün irşâdıyla merhamet, muhabbet, îman ve irfan ummânına dönüşen harikulâde insanlardan müteşekkil Sahâbe-i Kirâm olmuşlardı… O Sahâbe-i Kirâm ki, her şeylerini bırakıp, canlarını Allah yoluna adayarak hicret etmişler, Kur’ân’ın mesajını bütün insanlığa duyurmanın gayretini gütmüşler ve kâinat burcunda Kelime-i Şahadet sancağını dalgalandırmak, tebliğ vazifesini ifâ etmek için -ölünceye kadar bir daha dönmemek üzere- vatanlarından ayrılarak yeryüzünün bütün coğrafyalarına irşâd rûhuyla gitmişlerdi… Çünkü onlar; îman dairesine girdikten sonra Allah(c.c.)’ın rızası ve Rasûlullah(s.a.v.)’ın aşkından başka hiç bir gâyeye dil-beste olmamışlar, yalnız “Gül”ün nûruyla yıkanmışlar ve dünyayı “Gül” aşkıyla yıkamaya hayatlarını adamışlardı...

    Onlar, Peygamber Efendimiz’e öyle büyük bir sevgi ve muhabbet besliyorlardı ki, O’nun huzurunda oldukları halde O’na olan hasretleri hiç bitmiyordu… Onlar; “Gül”ü o denli çok seviyorlardı ki, “Men Senin yanında hasretem Sana” dizesi, ashâb için bir şiir olmaktan çıkıyor ve bir hayat tarzına dönüşüyordu… Hâlbuki Hz. Peygamber onlara dünyalık bir şey vaat etmiyordu... Ne beraberinde hazineler taşıyor, ne mal-mülk dağıtıyor, ne onları saraylarda oturtuyor, ne de servet-i sâmân içinde yaşatıyordu. Tam tersine O’na biât etmek, O’nun yolundan gitmek ve O’nu sevmek demek; çileye, cefâya ve eziyete davetiye çıkartmak, yokluk, kıtlık ve sıkıntı içinde geçecek bir hayata tâlip olmak, zulümle, işkenceyle ve ölümle burun buruna yaşamak demekti… Fakat onlar, ölümü bir güzellik olarak gördükleri, şehitlik mertebesine ulaşmayı cân-ı gönülden arzu ettikleri için “Bir gül bahçesine girercesine” Hakk sevdâsı ve “Gül” aşkıyla ölüme koşuyorlardı…

    Onlar, İslâm dâvâsı için meşakkat sofrasına koşarak oturdular... Onlar, küffârın karşısında yalçın dağlar gibi dimdik ve vakurdular... Onlar, mukaddes bir dâvânın yaşaması için hayatlarını ortaya koyarak ölümsüzlük ufkuna diz vurdular... Onlar, “mü’minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu” diye tarif edilen Muhacir ve Ensâr topluluğu olarak “Gül”ün huzurunda kemâli edeple el pençe divân durdular... Onlar, “Gül”ü gördüler, “Gül”e gönül verdiler, her zaman ve her şartta “Gül”ün gölgesine bağdaş kurdular... Onlar, ‘Nesl-i Nur’dular...

    Sahâbe-i Kirâm için dünyada, Allah (c.c.) ve Rasûlü’nden daha kıymetli hiçbir şey yoktu… Onların nazarında bizim değer atfettiğimiz maddî şeylerin en ufak bir kıymeti harbiyesi bulunmuyordu... Onlar, âhiretlerini kazanmak, insanlara Hakk’ı tebliğ etmek, yeryüzündeki bütün dünyayı İslâm’la müşerref kılmak ve “güneş’in doğup-battığı her yere Allah(c.c.)’ın ve Rasululah(s.a.v.)’ın adını ulaştırmak” için bu dünyaya önem atfediyorlardı… Bu saydıklarımız olmadığı zaman, dünya onların nazarında “bir sinek kanadı kadar bile” değer taşımıyordu… Onlar; zühd ve takvâda en önde giden, dünya malına tamah ve hırsta en geride kalan renk renk güzellik hâleleriydi...

    Onlar; Efendimiz’in huzurunda büyük bir saygıyla oturuyor, O’nun mübarek sözlerini can kulağıyla dinliyor ve duyduklarını ânında hayata geçiriyorlardı… Usame Bin Şerik bu hâli anlatırken “Rasûlullah(s.a.v.)’ı öyle derin bir sükût, dikkât, edep, huşû ve aşk içinde dinliyorduk ki, sanki başlarımızın üstüne konmuş bir kuş varmış ve o kuşu rahatsız etmekten çekiniyormuşuz gibi oturarak duruyor ve birbirimizle hiç konuşmuyorduk” diye tasvîr ediyordu… Bu güzellikler gerçekten de “gökteki yıldızlar”a yakışan bir hâlin tezahürüydü… Haydâr-ı Kerrâr Hz.Ali(r.a.)’ye “Ashâbın Rasûlullah’a olan sevgileri” sorulduğunda, O’da: “Allah(c.c.)’a yemin ederim ki, Rasûlullah (s.a.v.) bize, mallarımızdan, evlâtlarımızdan, baba ve analarımızdan, çölde susamış olan bir kimsenin soğuk suya olan arzusundan daha sevgili idi” diye cevaplıyordu…

    “Hudeybiye” görüşmelerini yapmak için gelen Mekke müşrik heyetinden Urve bin Mesut, ashabın Rasûlullah (s.a.v.)’a olan bağlılık, saygı ve sevgisinin büyüklüğü karşısında hayretler içinde kalmıştı… Öyle ki Sahâbe-i Kirâm; Rasûlullah(s.a.v.)’ın verdiği her emri hemen yerine getiriyor, abdest aldığı suyu elde etmek, yüzlerine-gözlerine sürmek için adeta birbirleriyle yarışıyor, O’nun yanında “esas duruşunu” bozmuyor, O’na çok büyük bir hürmet gösteriyor ve O’nun etrafında adeta pervâne oluyorlardı… Onlar, Nübüvvet Burcunun Son Elçisi tıraş olurken saçının-sakalının tek bir telini bile yere düşürmüyor, bu “Lihye-i Saâdet”leri dünyanın en kıymetli hazinesi olarak görüyor ve teberrüken saklıyorlardı... Urve, bu muhabbet ve bağlılığa öylesine hayran kalmıştı ki, Mekke’ye dönünce gözleriyle şâhit olduğu bu sahneleri anlattıktan sonra: “Ey Kureyşliler! Vallâhi ben vaktiyle bir çok padişahın huzuruna çıktım. Kisrâların, Kayserlerin, Necaşilerin saraylarını gördüm; fakat Müslümanların Muhammed’e gösterdikleri sevgiyi, saygıyı ve sadâkati hiçbir yerde görmedim.” diyordu…

    Sahâbe-i Kirâm, “Gül” âşığıydı… Ashâbın kalbi her zaman Efendimiz’in sevgisiyle çarpıyordu… O’nun “Gül” yüzünü, nur-efşân cemâlini görmek, sahâbîler için en büyük mutluluktu… Onların “Gül”e duyduğu sevgi ve muhabbet o kadar fazlaydı ki, bu dünyada Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâmla birlikte olma bahtiyarlığını yaşadıkları gibi, âhiret yurdunda da O’nunla beraber olma arzu ve iştiyaklarını her dem gözyaşları içinde dile getiriyorlardı… Çünkü onlar; dünyada îmanın tadını almanın, âhirette de “Gül”le beraber olmanın Peygamber sevgisinden geçtiğini çok iyi biliyorlardı…

    Sahâbe-i Kirâm; kelimelerin târife muktedir olmadığı çok büyük bir aşkla “Gül”ü seviyordu… Bu sevgi, eşi ve benzeri olmayan bir saygıyı da beraberinde getiriyordu… Risâlet Semâsının Eşsiz Güneşi’yle aralarında yaş farkı çok az olan amcası Hz. Abbas’a ; “Hanginiz daha büyüksünüz; Allah’ın Elçisi mi, Sen mi?” sorusuna Hz. Abbas büyük bir incelikle; “Allah’ın Elçisi büyüktür, fakat ben daha yaşlıyım “ diye cevap veriyordu… Benzer bir suâle muhatap olan Kubas Bin Uşeym de aynı hassasiyeti gösteriyor ve “Allah’ın Elçisi benden büyüktür, doğumda ben ondan önceyim” cümlesiyle mukâbele ediyordu...

    Sahâbe-i Kirâm’ın, Rasûlullah(s.a.v.)’a duydukları aşkın en belirgin özelliği, sevgilerinin her geçen gün artarak çoğalması, en kötü şartlarda bile hiç eksilmeden devam etmesi ve sonsuzluk ufkuna dayanmasıydı… Onlar, “Gül”ü sevmek, saymak, fedakârlık yapmak ve itaât etmek hususunda zirvelerin zirvesine ulaşmışlardı… Onlar için Peygamber sevgisi, dünyanın her türlü nimetinden daha kıymetli, daha aziz ve daha vazgeçilmezdi… Onlar, “Gül”ün emirlerini yerine getirmek için, her zaman yapabileceklerinin en fazlasına tâlip oluyorlardı… Onlar, muharebe esnasında “Gül”ü koruyabilmek için üzerlerine düşen görevin çok daha fazlasını deruhte ediyorlar, ölüme en fazla yaklaştıkları anlarda dahi kendi canlarını akıllarına hiç getirmiyorlar, hep O’nun hayatta kalması için mücadele veriyorlardı... Onlar; Efendimiz’i savunmak için, etten ve kemikten hisarlar oluşturuyorlar, O’nu koruyabilmek adına insanüstü bir gayret sergiliyorlar ve bedenlerini O’nun uğrunda “canlı kalkan” yapıyorlardı... Gaza meydanlarında “Gül”ün hayatta kalması için kimi şehit oluyor, kimi ağır yaralanıyor, kimi de sakat kalıyor, fakat her şeye rağmen kendilerinden önce Peygamberimiz Aleyhisselâtü Vesselâm’ı düşünüyorlardı… Onlar; Allah (c.c.) ve Rasûlulah (s.a.v.) aşkını yüreklerine öyle bir yerleştirmişlerdi ki; savaş dönüşünde kendi yakınlarından önce Efendimiz(s.a.v.)’in hayatta olup olmadığını soruyor; eş ve çocuklarının şahâdet haberini almalarına rağmen, bu acıdan daha çok sahâbînin kalbi, “Ya Efendimiz’e (s.a.v.) bir şey olmuşsa” endişesiyle yanıp tutuşuyordu…

    Onlar; “..Peygamber, müminler için kendi nefislerinden daha evlâdır..” (Ahzab, 33/6) (Ahzab, 33/6)emr-i İlâhisini bütün hücrelerinde duyuyorlar, bu âyet-i celîleyi vazgeçilmez hayat düsturu sayıyorlar ve Allah Resulü'nü korumak için kendi canlarını göz kırpmadan ortaya koyuyorlardı… Onlar, sayısız yaralar aldıkları ve son nefeslerini vermek üzere oldukları Uhud Savaşı’nda Efendimiz’in iyi olduğunu öğrenince; “Allah’a çok şükür O iyi olduktan sonra her dert bize hafif gelir” diyerek şahâdet şerbetini seve seve içiyorlardı…

    Onlar, bütün menfî şartlara rağmen İslâm’ın ikbâl tarihini fedâ-i can ederek yazmışlardı… Onlar; Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirmek için ölümü hafife almışlar, inançları uğrunda bütün dünyevi zevklerden mahrum kalmışlar, Hakk ve Hakikat yolunda bedel ödemeyi şeref bilmişler ve sînelerini serapâ dolduran dağ gibi îmanlarıyla cennet ehli olmuşlardı... Onlar,

    “Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm, Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm” dizelerini15 asır önce hâl diliyle söylemişlerdi…

    İki Cihan Güneşi’nin Refîk-i Âlâ’ya yükselmesinden sonra Sahâbe-i Kirâm ‘Gül Yetimi’ olmuştu... Artık onlar için ölüm, hem Allah(c.c.)’a, hem de Rasûlullah(s.a.v.)’a kavuşma vesîlesiydi... Ölüm, “Sevgililerle Buluşma” günüydü… Ölüm, “Gül” hasretiyle yaşayan bütün sahabîler için en büyük mutluluk, en büyük vuslattı… Onlar, ölürken “Ne mutlu bana ki, Allah Rasûlü’ne kavuşacağım” diye sevinçlerini dile getirerek “dünya sürgününü” tamamlıyorlardı…

    Efendimiz’in Hakk’a vuslatından sonra, “Kâinatın Solmayan Gülü”nün mübârek isimleri anıldığında Sahâbe-i Kirâm’ın gönlü hicrân ateşiyle yanıyor, gözleri bulutlanıyor ve sînelerine sağanak yağmurlar yağıyordu... O’nun vefâtıyla birlikte dinmez bir hasret olan ve sönmez bir alev hâlini alan “Gül” aşkı; gitgide daha çok büyüyor ve Sahâbe-i Kirâm’ın sîneleri her geçen gün daha çok dağlanıyordu… “Gül Devri”ni yaşayan bir çok Müslüman, Efendimiz olmadan Medîne’de yaşayamayacaklarını hissettikleri için, Gül Şehri’ni terk ediyorlardı… İslâm’ın yanık sesli müezzini Bilâl-i Habeşî, Efendimiz’in bâki âleme göçmesinden sonra ezanı hiçbir zaman baştan sona okuyamıyor, “Ve eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah” derken “Gül” hasretinin tazelenmesinden yüreği kanıyor, cümleyi tamamlayamıyor, boğazına hıçkırıklar düğümleniyor ve nefesi kesiliyordu... Keza Ebû Hureyre de, Efendimiz’den bir hadis nakletmek isterken muhabbet ve hicran girdabında kalıyor, ciğeri kavruluyor ve gözyaşlarına boğuluyordu… Efendimiz’in 11 yıl yanında bulunma ve O’na hizmet etme şerefine nâil olan Enes bin Mâlik, Efendimiz’in, ebedî dünyanın semâlarında doğmak için bu fâni âlemden ayrıldığı tarihte 20 yaşındaydı… Hz. Enes, “Gül”ün Hakk’a vuslatında sonra mü’minlerin hâlini gözyaşları arasında dile getirirken; “Sevgili Peygamberimizin Medîne'ye geldikleri günü de, vefât ettikleri günü de gördüm. Müslümanlar birincisi kadar sevinçli; ikincisi kadar elemli hiçbir gün yaşamadılar” diyordu… Hz.Enes, O’nsuz tam 83 yıl daha yaşamıştı… Enes bin Mâlik, Hakk’a yürümesinin yakın olduğu günlerde: “Rasûllulah Efendimiz(s.a.v.)’den ayrılalı tam seksenüç yıl oldu ve Allah(c.c.)’a yemin ederim ki, bu sürede O’nu rüyada görmediğim bir tek gece bile olmadı” diyor ve: “Öldüğüm zaman Efendimiz’e ait bir çubuğu göğsüme ve yine O’na ait bir saç telini de dilimin altına koyun” diye vasiyet ediyordu...

    Medine’de dünyaya gelen, başta Hz. Ömer olmak üzere pek çok sahâbînin duâsını alan, 70’i Bedir gâzisi olmak üzere 120 civarında sahâbiyle bizzat görüşme bahtiyarlığına kavuşan Hasan Basri Hazretleri, Sahâbe-i Kirâm’ın mertebesinin ulviyetini îzah ve tasvir ettikten sonra: “Eğer siz sahabeyi görseydiniz, onlara ‘deli’ derdiniz; onlar sizi görselerdi, ‘bunlar mümin değil’ derlerdi” hükmünü dile getiriyordu... Bir gün kendisine -İslâm tarihinin 2. Hz. Ömer’i diye de vasfedilen- Ömer ibni Abdülaziz ileVahşi’nin derece ve mertebeleri sorulunca; “Ömer ibni Abdülaziz, ancak Vahşi’nin atının burnundaki toz olabilir “ diyordu... Üstad Necip Fazıl da bu durumu ifâde ederken;

    “Ümmet caddesinde o gün bugündür,

    Sahâbî’ye nispet taşlar hep moloz;

    ‘En üstün velîden daha üstündür,

    Sahâbî atının burnundaki toz” dizelerini terennüm ediyordu...

    dizelerini terennüm ediyordu...
    Çünkü onlar, beşeriyetin insanlık armasıydı...

    Çünkü onlar, Müslümanların hasıydı...

    Çünkü onlar, Efendimiz’in hatırasıydı...

    Çünkü onlar; zamanın ve mekânın katmer siyahına büründüğü, insanlığın küfür girdabında kendini kaybettiği, putperestliğin ve ahlâki tefessühün dünyayı kapladığı bir devirde; donmuş beyinleri, paslanmış idrâkleri, kararmış ruhları, körelen gönülleri ve akletmeyen akılları yeniden Hakk’a dâvet eden “Altın Nesil”di...

    Hâsılı kelâm onlar, insan aklının idrâk edemeyeceği bir aşk ve derûnî bir şevkle Allah(c.c.)’a inanıp, Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v.)’ya sevdâlanan ve ömür boyu “Gül” gibi yaşayan sahâbîlerdi...

    Onlar, her işlerine Allah’ı vekîl ettiler...

    Onlar, “Gül” aşkına canlarını sebil ettiler...

    Onlar, “Gökteki Yıldızlar”ı temsil ettiler...

    Onlar, meleklerin yıkadığı şehitlerdi…

    Onlar, “Gül” goncası olan yiğitlerdi…

    Onlar, Arş-ı Âzam’ı titreten mücahitlerdi...

    Onlar, “Gül”den yansıyan ihtişamdı…

    Onlar, “Gül”e verilen en güzîde selâmdı...

    Onlar, Sahâbe-i Kirâm’dı...



    Dr. Mehmet GÜNEŞ
  • elanur
    Üye
    • Mar 2009
    • 63

    #2
    ALLAH c.c razı olsun inş emeinize sağlık
    MeVLaM GöReLiM NeYLeR NeYLeRSe GüZeL EYLeR

    Yorum yap

    • Yağmur

      #3
      Amin,sizdende inşaallah elanur kardeşim,sizinde gönlünüze sağlık.

      Yorum yap

      Hazırlanıyor...