düzceli mehmet(17)
ALLAH KAİNATI NİÇİN YARATMIŞ?
Mehmet sorularına devam etti.
"Hocam dedi, Allah kainatı niçin yaratmış olabilir? Yaratmasıydı, dünya ve insanlar da olmazdı, bu kadar sıkıntı ve problemler de yaşanmazdı.
Sorular sıradan ve hafife alınacak cinsten değildi. İmani meselenin temelini oluşturan çok önekli sorulardı. Bunlar eğer iyi anlaşılmazsa, zihinlerdeki bulanıklık gitmezdi.
Cevap vermeye çalıştım.
"Kainatı yaratmak Allah'ın bir tercihidir. Bu tercihin nedenlerini sorgulamak, yaratılmış bir insan olarak bizlere düşmez.
Zengin bir adam, gönlünde kopan bir merhametle, muhtaç insanları giydirse, yedirse, onlara harçlık verse, sevindirse, içlerinden birisi de çıkıp, "bütün bunları ne için yaptın, yapmasan olmaz mıydı?" diye sorgulamaya kalksa, ne kadar nezaketsizlik yapmış olur.
Allah'ın da kainatı niçin yarattığı konusunu sorgulamaya kalkmak, öncelikle bir nezaketsizliktir. Zaten bu konuyu kendi akıl ölçülerimizle açıklama getirsek de, bir sonuç alamayız. Çünkü yaratan, ne için yarattığını, kendisi açıklamadan; yaratılan olan bizler bunu hiç açıklayamayız. Açıklasak da, yine de eksik ve noksan kalır.
Ama, bu soruya bir nebzecik de olsa, bir cevap vermek bakımından şunlar söylenebilir:
Önce yaratmanın bir ihtiyaçtan ileri gelmediğini ve tamamen Cenab-ı Hakk'ın, kendi bileceği bir tercih konusu olduğunu ifade etmek lazımdır.
Bu kainatın yaratılmasındaki en önemli sebep, Allahü Teala'nın kendi manevi güzelliğini ve mükemmelliğini, yarattığı mahlukattan görmek istemesidir. Yani ilminin sonuçlarını, kudretinin harikalarını, güzelliğinin yansımalarını, zenginliğinin genişliğini, merhamet ve şefkatinin tecellilerini, mevcudat ayinsinde bizzat seyretmek istemesidir.
"Yani ressamın, kendi yaptığı resmi seyretmesi gibi mi?
"Öyle de denebilir.
Bilindiği gibi meşhur bir kaide vardır; "her cemal (güzellik) ve kemal (mükemmellik) sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek ister."
Bu arzuyu, senin de dediğin gibi, maharetli sanatkarlardan görmek mümkündür. Mesela; usta bir ressam, çeşitli resimler yapar. Eserlerini önce kendi seyreder, ondan sanatının güzelliğini görür. Tarifsiz bir lezzet alır. Sonra sergiler açar, seyircilere gösterir. Onların takdir ve tebriklerinden memnun olur.
Öte yandan değerli bilgilere sahip olan bir alim; faydalı kitaplar yazar. İlminden başkasının da faydalanmasını ister. Okuyucuların bundan istifade ettiğini görüp, teşekkürlerini de işittikçe, bu faaliyetinden dolayı sonsuz zevk alır.
Allah'ın kainatı niçin yarattığı konusuna, bu misaller açısından bir derece bakılabilir.
Bu konuda bilinmesi gereken bir diğer nokta da şudur; "Mahlukatı halk ettim. Ta ki, fayda, menfaat, lütuf ve keremler onlara ola. Yoksa bana değil. Yani onlar benden fayda göreler, ben onlardan değil." Hadis-i Kutsîsinin beyanı ile, yaratılanların, Cenab-ı Hakk'ın inayet ve ikramına, lütuf ve keremine, ihsan ve merhametine muhtaçtırlar.
İşte, bütün mahlukatı yoktan yaratıp, onlara en büyük ikramları sunan ve bütün ihtiyaçlarını yerine getiren, bir de onlara ebedi bir hayat vadeden Cenab-ı Hakk'a "niçin bu kainatı yarattın denilebilir mi?"
Mehmet, sorunun cevabını yeterli bulmuş olacak ki, bir soru daha sordu:
"Madem Allah var, öyleyse neden görülmüyor? Artık uzay çağındayız. Varlığı olan her şey tespit ediliyor. Eğer olsaydı (haşa) görürdük? Gözümüzün görmediği ve teknolojinin tespit etmediği bir şeye nasıl inanalım?
Bu soru, iman-inkar zemininde sürekli olarak konuşulan konuların başında yer almaktaydı. Belki de, insanlığın var olduğu günden, kıyamete kadar sorulmuş ve sorulacak olan soruların en önünde bulunuyordu. İnkarı ve imansızlığı, bir dava olarak kabul etmiş olan insanlar, saf ve masum insanların karşısına, kendi davalarını anlatmak için, bu ve benzeri sorularla çıkıyorlardı. Bu şekilde zihinlerini bulandırıp, istedikleri yöne çekmek için uğraşıyorlardı.
Öğrencimden gelen bir telefona daha cevap verdikten sonra, sorunun cevabına döndüm. Mehmet beni, büyük bir dikkatle dinlemeye devam ediyordu.
"İnsan gözü, kainatta varlığı olan her şeyi görmeye müsait değildir. Gözün görme kapasitesi, son derece sınırlıdır. Uzak mesafelerdeki eşyayı görmediği gibi, iç-içe olduğumuz bazı canlıları, mikropları, bakterileri, mor ötesi ışınları ve elektriği de göremeyiz. Ama, inanırız.
Aslında görmek ve inanmak kavramlarını birbirine karıştırmamak lazımdır. İnanmak aklın ve zihnin işidir. Görmek de gözün görevidir. Her şeyi göz görmez, bazı şeyler zihinle, kulakla ve dil ile görülür.
Sesler âlemini kulak ile görürüz. Tatlar âlemini de dil ile görürüz. Kokular âlemini de burun ile görürüz.
Radyoya bak, haberlerde ne var? Denilen bir kişi, radyoyu gözü ile değil, kulağı ile dinler ve haber verir.
Çorbaya bak tadı nasıl denilen bir kişi de, çorbaya gözü ile değil dili ile bakar.
Şu güle bak kokusu nasıl denilen bir kişi ise, gülün kokusunu burnu ile bakmaya çalışacaktır.
Yoksa göz ile, ne haberler, ne çorbanın tadı, ne de gülün kokusu görülür. Peki bunları inkâr mı edelim?
Aklımız, dünyanın güneş etrafındaki dönüşünü tanzim eden çekim kanununu gördüğü halde, bunu gözümüzle görmüyoruz diye inkâr edemeyiz.
Şefkatli, merhametli ve çok iyi niyetli öğretmen diye anlattığımız kişinin bu meziyetlerini gözle görmediğimiz halde inkâr edemeyiz. Çünkü manevi kuvvetler gözle değil, akıl ile, kalp ile hissedilir, anlaşılır ve görülür.
Bir mimaride ki muhteşem yapıyı görüp "şu sanata bak" dediğimiz zaman, o sanatı göz ile değil, akıl ile bakarız Çünkü göz, sanatı değil, taşı görür. Sanatı gören akıldır.
Gözümün görmediğine inanmam diyenler, dilin, kulağın, burnun ve aklın vazifesini göze yüklemektedirler. Bu yanlıştan dolayı da "görmediğime inanmam" diye, önemli bir yanlışa daha düşmektedirler.
Mehmet, tekrar söze karışarak, bir başka soruyla konuyu derinleştirmek istedi.
"Peki hocam. Allah nasıl bir şey ve nasıl varolmuştur?
"Allah'ın (hâşâ) nasıl bir şey olduğunu, kime benzediğini ve nasıl olduğunu, insan aklının sınırlı kapasitesiyle bulmak ve çözmek mümkün değildir, diyerek bir giriş yaptım. Çünkü, insan aklının belli sınırları vardır. Sınırlı olan akıl ile, sınırsız olan bu hususu anlamanın imkanı yoktur. Bu tıpkı, bir kilo ağırlıkla sınırsız bir ağırlığı tartmaya kalkmak gibidir.
Kâinatı ve insanları yaratan Cenab-ı Hak, yarattığı mahlukatın cinsinden olmadığı için, bir kıyas yapmak mümkün olmamaktadır.
Bir tabloya baktığımız zaman, o tablonun bir sanatkarın elinden çıktığına, kendi kendine çizilmediğine mantıken karar veririz. Fakat tabloyu çizen sanatkarın da, boyalar, çerçeveler, bezler ve fırçalar cinsinden olmadığını ve onlara asla benzemediğini de biliriz.
Tabloyu yapan sanatkar, etiyle, kemiğiyle, kanıyla, aklıyla, iradesiyle, bambaşka bir varlıktır. Yaptığı tablonun cinsinden değil ve asla da benzemez.
İşte kâinatın yaratıcısı Cenab-ı Hak da, kâinat cinsinden olmadığı için, yarattıklarına asla benzemez. Onun tarafından yaratılmış olan bizler de, yaratıcımızı anlamak için, onu neye benzetmeye çalışırsak çalışalım, yine de isabet edemeyiz. Aklımıza gelen her şey, Allah tarafından yaratılandır. O hiçbir şeye benzemez. Dolayısıyla, kime benziyor ve nasıldır gibi sorulara, "O yaratandır" yaratanı, yaratılan anlayamaz, diye cevap, vermeliyiz.
Cenab-ı Hakk'ı (hâşâ) kim yarattı, sorusuna da, bir nebzecik cevap için, şunlar söylenebilir:
Cenab-ı Hakk'ın varolduğu konusunda insan aklının bir açıklama yapması mümkün değildir. Çünkü insan ve onun aklı mahluktur, yani yaratılmıştır. Yaratılan bir şey, yaratanını anlaması ve çözmesi mümkün olmaz.
Çok ünlü bir kâide gereğince;
"Mahluk (yaratılan), Hâlıkını (yaratanını) ihata edemez. Yani, anlayamaz, kavrayamaz."
"Akıl da bir mahluktur."
"Öyle ise o da Hâlıkını ihata edemez."
Mesela; bir soba şuurlu olsa ve kendi ölçüleriyle ustasını tanımaya çalışsa, ustasını kendisine ve çevresindekilerine kıyas edip, tanımaya çalışacaktır.
Ustasının da kendisi gibi, kömür veya odun yediğini, sonra da kül ve duman çıkardığını, elinin yüzünün siyah olduğunu, üç veya dört ayağının bulunduğunu tahmin edecektir. Ve tabi ki her tahminde de hata edip, ustasını tanıyamayacaktır.
İnsan da Hâlıkını tanıma ve onunla ilgili bir tahminde bulunma için bildiği ve hayal ettiği şeylerle onu kıyaslayacaktır. Bu da isabetsiz ve hakikaten uzak olacaktır.
Mehmet tekrar söze karışarak:
"Hocam, dedi. Allah'ın nasıl varolduğu konusuna gelelim.
Ben de devam ettim.
"Cenab-ı Hakk'ın nasıl varolduğu hususuyla ilgili şu iki misal, konuya açıklık getirecektir.
Birincisi: çokça vagonları olan bir tren düşününüz. Bu vagonlardan her birisini bir önceki vagonun çektiğini biliriz. Ancak "Lokomotifi kim çekiyor?" diye bir soru sorulamaz. Çünkü, bütün vagonları çekip, kendisi de çekilmeyen bir lokomotif olmazsa, düzenli hareket oluşamaz.
İkincisi: Askerlik sisteminde bir onbaşı emri çavuştan alır. Çavuş da bir üstünden. O üstü de, diğer bir üsten emir alır. Nihayet iş genel kurmay başkanına ve eski ifadeyle iş padişaha kadar dayanır. Peki padişah emri kimden alıyor? Diye bir soru sorulamaz. Eğer padişah da bir yerden emir alsa, o zaten padişah olamaz. Padişah olmanın özelliği emir veren, ama emir almayandır.
Bu misallerden anlaşıldığı gibi kâinatı ve bütün mahlukatı yaratan Cenab-ı Hakk'tır. Onu kim yaratmıştır? Diye bir soru sorulamaz. Çünkü yaratan, yaratılamaz. Onun var olma özelliği kendi zatına aittir. Ona, bizim akıl ölçülerimiz yetmez.
alıntı............
ALLAH KAİNATI NİÇİN YARATMIŞ?
Mehmet sorularına devam etti.
"Hocam dedi, Allah kainatı niçin yaratmış olabilir? Yaratmasıydı, dünya ve insanlar da olmazdı, bu kadar sıkıntı ve problemler de yaşanmazdı.
Sorular sıradan ve hafife alınacak cinsten değildi. İmani meselenin temelini oluşturan çok önekli sorulardı. Bunlar eğer iyi anlaşılmazsa, zihinlerdeki bulanıklık gitmezdi.
Cevap vermeye çalıştım.
"Kainatı yaratmak Allah'ın bir tercihidir. Bu tercihin nedenlerini sorgulamak, yaratılmış bir insan olarak bizlere düşmez.
Zengin bir adam, gönlünde kopan bir merhametle, muhtaç insanları giydirse, yedirse, onlara harçlık verse, sevindirse, içlerinden birisi de çıkıp, "bütün bunları ne için yaptın, yapmasan olmaz mıydı?" diye sorgulamaya kalksa, ne kadar nezaketsizlik yapmış olur.
Allah'ın da kainatı niçin yarattığı konusunu sorgulamaya kalkmak, öncelikle bir nezaketsizliktir. Zaten bu konuyu kendi akıl ölçülerimizle açıklama getirsek de, bir sonuç alamayız. Çünkü yaratan, ne için yarattığını, kendisi açıklamadan; yaratılan olan bizler bunu hiç açıklayamayız. Açıklasak da, yine de eksik ve noksan kalır.
Ama, bu soruya bir nebzecik de olsa, bir cevap vermek bakımından şunlar söylenebilir:
Önce yaratmanın bir ihtiyaçtan ileri gelmediğini ve tamamen Cenab-ı Hakk'ın, kendi bileceği bir tercih konusu olduğunu ifade etmek lazımdır.
Bu kainatın yaratılmasındaki en önemli sebep, Allahü Teala'nın kendi manevi güzelliğini ve mükemmelliğini, yarattığı mahlukattan görmek istemesidir. Yani ilminin sonuçlarını, kudretinin harikalarını, güzelliğinin yansımalarını, zenginliğinin genişliğini, merhamet ve şefkatinin tecellilerini, mevcudat ayinsinde bizzat seyretmek istemesidir.
"Yani ressamın, kendi yaptığı resmi seyretmesi gibi mi?
"Öyle de denebilir.
Bilindiği gibi meşhur bir kaide vardır; "her cemal (güzellik) ve kemal (mükemmellik) sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek ister."
Bu arzuyu, senin de dediğin gibi, maharetli sanatkarlardan görmek mümkündür. Mesela; usta bir ressam, çeşitli resimler yapar. Eserlerini önce kendi seyreder, ondan sanatının güzelliğini görür. Tarifsiz bir lezzet alır. Sonra sergiler açar, seyircilere gösterir. Onların takdir ve tebriklerinden memnun olur.
Öte yandan değerli bilgilere sahip olan bir alim; faydalı kitaplar yazar. İlminden başkasının da faydalanmasını ister. Okuyucuların bundan istifade ettiğini görüp, teşekkürlerini de işittikçe, bu faaliyetinden dolayı sonsuz zevk alır.
Allah'ın kainatı niçin yarattığı konusuna, bu misaller açısından bir derece bakılabilir.
Bu konuda bilinmesi gereken bir diğer nokta da şudur; "Mahlukatı halk ettim. Ta ki, fayda, menfaat, lütuf ve keremler onlara ola. Yoksa bana değil. Yani onlar benden fayda göreler, ben onlardan değil." Hadis-i Kutsîsinin beyanı ile, yaratılanların, Cenab-ı Hakk'ın inayet ve ikramına, lütuf ve keremine, ihsan ve merhametine muhtaçtırlar.
İşte, bütün mahlukatı yoktan yaratıp, onlara en büyük ikramları sunan ve bütün ihtiyaçlarını yerine getiren, bir de onlara ebedi bir hayat vadeden Cenab-ı Hakk'a "niçin bu kainatı yarattın denilebilir mi?"
Mehmet, sorunun cevabını yeterli bulmuş olacak ki, bir soru daha sordu:
"Madem Allah var, öyleyse neden görülmüyor? Artık uzay çağındayız. Varlığı olan her şey tespit ediliyor. Eğer olsaydı (haşa) görürdük? Gözümüzün görmediği ve teknolojinin tespit etmediği bir şeye nasıl inanalım?
Bu soru, iman-inkar zemininde sürekli olarak konuşulan konuların başında yer almaktaydı. Belki de, insanlığın var olduğu günden, kıyamete kadar sorulmuş ve sorulacak olan soruların en önünde bulunuyordu. İnkarı ve imansızlığı, bir dava olarak kabul etmiş olan insanlar, saf ve masum insanların karşısına, kendi davalarını anlatmak için, bu ve benzeri sorularla çıkıyorlardı. Bu şekilde zihinlerini bulandırıp, istedikleri yöne çekmek için uğraşıyorlardı.
Öğrencimden gelen bir telefona daha cevap verdikten sonra, sorunun cevabına döndüm. Mehmet beni, büyük bir dikkatle dinlemeye devam ediyordu.
"İnsan gözü, kainatta varlığı olan her şeyi görmeye müsait değildir. Gözün görme kapasitesi, son derece sınırlıdır. Uzak mesafelerdeki eşyayı görmediği gibi, iç-içe olduğumuz bazı canlıları, mikropları, bakterileri, mor ötesi ışınları ve elektriği de göremeyiz. Ama, inanırız.
Aslında görmek ve inanmak kavramlarını birbirine karıştırmamak lazımdır. İnanmak aklın ve zihnin işidir. Görmek de gözün görevidir. Her şeyi göz görmez, bazı şeyler zihinle, kulakla ve dil ile görülür.
Sesler âlemini kulak ile görürüz. Tatlar âlemini de dil ile görürüz. Kokular âlemini de burun ile görürüz.
Radyoya bak, haberlerde ne var? Denilen bir kişi, radyoyu gözü ile değil, kulağı ile dinler ve haber verir.
Çorbaya bak tadı nasıl denilen bir kişi de, çorbaya gözü ile değil dili ile bakar.
Şu güle bak kokusu nasıl denilen bir kişi ise, gülün kokusunu burnu ile bakmaya çalışacaktır.
Yoksa göz ile, ne haberler, ne çorbanın tadı, ne de gülün kokusu görülür. Peki bunları inkâr mı edelim?
Aklımız, dünyanın güneş etrafındaki dönüşünü tanzim eden çekim kanununu gördüğü halde, bunu gözümüzle görmüyoruz diye inkâr edemeyiz.
Şefkatli, merhametli ve çok iyi niyetli öğretmen diye anlattığımız kişinin bu meziyetlerini gözle görmediğimiz halde inkâr edemeyiz. Çünkü manevi kuvvetler gözle değil, akıl ile, kalp ile hissedilir, anlaşılır ve görülür.
Bir mimaride ki muhteşem yapıyı görüp "şu sanata bak" dediğimiz zaman, o sanatı göz ile değil, akıl ile bakarız Çünkü göz, sanatı değil, taşı görür. Sanatı gören akıldır.
Gözümün görmediğine inanmam diyenler, dilin, kulağın, burnun ve aklın vazifesini göze yüklemektedirler. Bu yanlıştan dolayı da "görmediğime inanmam" diye, önemli bir yanlışa daha düşmektedirler.
Mehmet, tekrar söze karışarak, bir başka soruyla konuyu derinleştirmek istedi.
"Peki hocam. Allah nasıl bir şey ve nasıl varolmuştur?
"Allah'ın (hâşâ) nasıl bir şey olduğunu, kime benzediğini ve nasıl olduğunu, insan aklının sınırlı kapasitesiyle bulmak ve çözmek mümkün değildir, diyerek bir giriş yaptım. Çünkü, insan aklının belli sınırları vardır. Sınırlı olan akıl ile, sınırsız olan bu hususu anlamanın imkanı yoktur. Bu tıpkı, bir kilo ağırlıkla sınırsız bir ağırlığı tartmaya kalkmak gibidir.
Kâinatı ve insanları yaratan Cenab-ı Hak, yarattığı mahlukatın cinsinden olmadığı için, bir kıyas yapmak mümkün olmamaktadır.
Bir tabloya baktığımız zaman, o tablonun bir sanatkarın elinden çıktığına, kendi kendine çizilmediğine mantıken karar veririz. Fakat tabloyu çizen sanatkarın da, boyalar, çerçeveler, bezler ve fırçalar cinsinden olmadığını ve onlara asla benzemediğini de biliriz.
Tabloyu yapan sanatkar, etiyle, kemiğiyle, kanıyla, aklıyla, iradesiyle, bambaşka bir varlıktır. Yaptığı tablonun cinsinden değil ve asla da benzemez.
İşte kâinatın yaratıcısı Cenab-ı Hak da, kâinat cinsinden olmadığı için, yarattıklarına asla benzemez. Onun tarafından yaratılmış olan bizler de, yaratıcımızı anlamak için, onu neye benzetmeye çalışırsak çalışalım, yine de isabet edemeyiz. Aklımıza gelen her şey, Allah tarafından yaratılandır. O hiçbir şeye benzemez. Dolayısıyla, kime benziyor ve nasıldır gibi sorulara, "O yaratandır" yaratanı, yaratılan anlayamaz, diye cevap, vermeliyiz.
Cenab-ı Hakk'ı (hâşâ) kim yarattı, sorusuna da, bir nebzecik cevap için, şunlar söylenebilir:
Cenab-ı Hakk'ın varolduğu konusunda insan aklının bir açıklama yapması mümkün değildir. Çünkü insan ve onun aklı mahluktur, yani yaratılmıştır. Yaratılan bir şey, yaratanını anlaması ve çözmesi mümkün olmaz.
Çok ünlü bir kâide gereğince;
"Mahluk (yaratılan), Hâlıkını (yaratanını) ihata edemez. Yani, anlayamaz, kavrayamaz."
"Akıl da bir mahluktur."
"Öyle ise o da Hâlıkını ihata edemez."
Mesela; bir soba şuurlu olsa ve kendi ölçüleriyle ustasını tanımaya çalışsa, ustasını kendisine ve çevresindekilerine kıyas edip, tanımaya çalışacaktır.
Ustasının da kendisi gibi, kömür veya odun yediğini, sonra da kül ve duman çıkardığını, elinin yüzünün siyah olduğunu, üç veya dört ayağının bulunduğunu tahmin edecektir. Ve tabi ki her tahminde de hata edip, ustasını tanıyamayacaktır.
İnsan da Hâlıkını tanıma ve onunla ilgili bir tahminde bulunma için bildiği ve hayal ettiği şeylerle onu kıyaslayacaktır. Bu da isabetsiz ve hakikaten uzak olacaktır.
Mehmet tekrar söze karışarak:
"Hocam, dedi. Allah'ın nasıl varolduğu konusuna gelelim.
Ben de devam ettim.
"Cenab-ı Hakk'ın nasıl varolduğu hususuyla ilgili şu iki misal, konuya açıklık getirecektir.
Birincisi: çokça vagonları olan bir tren düşününüz. Bu vagonlardan her birisini bir önceki vagonun çektiğini biliriz. Ancak "Lokomotifi kim çekiyor?" diye bir soru sorulamaz. Çünkü, bütün vagonları çekip, kendisi de çekilmeyen bir lokomotif olmazsa, düzenli hareket oluşamaz.
İkincisi: Askerlik sisteminde bir onbaşı emri çavuştan alır. Çavuş da bir üstünden. O üstü de, diğer bir üsten emir alır. Nihayet iş genel kurmay başkanına ve eski ifadeyle iş padişaha kadar dayanır. Peki padişah emri kimden alıyor? Diye bir soru sorulamaz. Eğer padişah da bir yerden emir alsa, o zaten padişah olamaz. Padişah olmanın özelliği emir veren, ama emir almayandır.
Bu misallerden anlaşıldığı gibi kâinatı ve bütün mahlukatı yaratan Cenab-ı Hakk'tır. Onu kim yaratmıştır? Diye bir soru sorulamaz. Çünkü yaratan, yaratılamaz. Onun var olma özelliği kendi zatına aittir. Ona, bizim akıl ölçülerimiz yetmez.
alıntı............
Yorum yap