Kendini arayan adam(ihtiyar muhtarýn acýlarý)

Kapat
X
 
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
Yeni mesaj
  • CUMHUR
    Özel Üye
    • Jan 2008
    • 3964

    #1

    Kendini arayan adam(ihtiyar muhtarın acıları)

    İhtiyar muhtarın acıları
    Yola çıkalı iki saat olmuştu. Bu iki saat boyunca, on üç yıllık öğrencilik hayallerim bir sinema perdesi gibi geçiyordu gözlerimin önünden... Ve her sahnenin sonunda da "okul ve öğrenci" ikilisi gelip karşıma dikiliyordu. Ne renkli düşüncelerdi Allah'ım!
    Güzel bir okul... Yanında yeni lojman... Etrafında iyi tanzim edilmiş bir bahçe... Yem yeşil ağaçlar, pırıl pırıl çayırlar... Minicik öğrencilerin cıvıl cıvıl sesleri... "Öğretmenim" diyerek gülücükler dağıtışları... Hayal bile olsa içime tatlı bir sıcaklık serpiyordu. "Okulun minaresi" demek olan bayrağı ilk görüşümde, nasıl bir heyecan içinde olabileceğimi tahmin etmeye çalışıyordum. Arif Nihat Asya gibi:
    "Ey mavi göklerin beyaz kızıl süsü,
    "Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü" mü diyeceğin, yoksa o anın duygularıyla başka birşeyler mi mırıldanacağım? Bilemiyorum.
    Ya köylüler?
    Öğretmeni ilk görüşlerinde:
    "Hoş gelmişsen öğretmen Bey" derlermiş ellerini uzatıp, sıvak bir alâkayla tokalaşarak. "Bir ihtiyacın olursa, Allah'ını seversen çekinme ha! Bizim ev, aha şuradır" diye sıkı sıkıya tembih ederlermiş. Daha neler neler derlermiş...
    Bu hayal, ne güzel bir şey... İnsanı nasıl da umutlandırıp rahatlatıyor, endişeleri, şüpheleri bir bir dökerek teselli ediyor.
    Dalıp gittiğim için kendi kendime mırıldanmış olacağım ki, aynı koltuğu paylaştığımız ihtiyar yol arkadaşım soruyor:
    "Talebe misiniz evlât?"
    "Öyle sayılır" diye cevap veriyorum. "Daha düne kadar talabeydim. Mesleğimiz öğretmenlik olunca, talebelik de emekli olana kadar devam edecek herhalde..."
    "Tabi ya!" diyor ihtiyar, "Yalnız öğretmenler talebe değil, bana kalırsa, dünya bir okul, bütün insanlar da o okulun talebeleridir. Doğan her insan bu okula yazılır, ölen her insan da şehadetnamesini "diplomasını" alıp gider."
    "Ama, notun iyi olmadıktan sonra!"
    Güngörmüş ihtiyar da dalıp gidiyor... Tıpkı benim saatlerce hayalin peşine düşüp gittiğim gibi, gözlerini bir noktada toplayıp düşünüyor. Gittikçe başıklarının fersizleştiğini görüyorum. Çileyle kıvrılmış kapaklarının örttüğü gözlerinde yaş bulutları oynaşıyor. Ardından damlalar sıraya dizilerek bem beyaz sakalına takıla takıla aşağıya doğru iniyor.
    Nur yüzlü ihtiyarı ağlatan hadiseyi kendisine bir türlü soramıyorum.
    Neden sonra:
    "Evlâtım! Sakın ola sen şu bizim köyün öğretmeni gibi olmayasın" diyor.
    Kendisine merakla baktığımı görünce de devam ediyor:
    Ben o zaman köyün muhtarıydım. Bu vazifem tam on altı yıl sürmüştü. Zengindim. Çok koyunum vardı. On yıl boyunca sürülerimi üç çoban çevirdi. Köyün biraz dışında, iki katlı bir konağım vardı. Köye her gelen beni bilirdi. Konağımızın yanına yaptırdığım bir odayı yalnızca misafirlere ayırmıştım. Kapımın çalınmadığı gün üzülürdüm.'Yoksa köylüyü kırdık mı? Niçin bu akşam gelmediler?' diye hayıflanırdım.
    "Hele yenmiş-içilmiş, aklıma bile gelmezdi. Üstelik zevk duyardım. Rahim olan Allah, rahmetinden bol bol gönderirdi. Ne malım eksilirdi, ne de param...
    "Bir akşam üzeriydi. Orta yaşlı biri gelmişti kapıya.
    "Öğretmenim' demişti. 'Bu köyün çocuğunu okutmaya geldim.'
    "Safa geldin' diyerek içeri aldık. Üşümüştü. Karnını doyurduk. Baş köşeye geçirdik.
    "Fakirim' dedi. 'Kimseciklerim yok. Babamı, annemi çok küçük yaşta kaybettim. Beni bir hayır sahibi okuttu. Bir ay önce onu da kaybettim. Dünyada yapa yalnız kaldım. Ben de valizimi alarak sizlere sığındım. Eğer kabul ederseniz, bundan sonra sizleri ana baba kabul etmek istiyorum.'
    "Çok acımıştık. Hemen köylüyle biraraya gelerek boş bir evi tamir ettik, içini döşeyip kendisine teslim ettik. Her gün birimiz akşamları misafir alır olduk.
    "İnan evlâdım, ben kendi öz oğluma böylesine bir sevgi göstermemiştim. Yaptığımız iyilik bununla da bitmedi. Köyümüzde namuslu, terbiyesi güzel bir kızımı da kendisine verdik. Hem de bütün masrafları üzerimize alarak..."
    "Neden?' diye sorarsan, 'kimsesiz fakir,' diye tabii..."
    Benim hayretim gittikçe artıyordu. Bizim insanımız ne kadar da merhametli, cömert ve yardımseverdi. Hiç tanımadığı bir insana böylesine fedakârlık... İyi niyet... Bu güzel geleneği, bizim insanımızdan başka acaba kim gösterebilirdi? Allah rızası için, hiç bir karşılık beklemeden yabancı bir insana evlat muamelesi yapmak, herhalde sadece bizim insanımıza hastı.
    "Ya sonra?" diye sordum,
    Gözleri yeniden dolmuştu. Ağlamaklı bir ses tonuyla:
    "Neler olmadı ki evlâdım" dedi. "Evimi dağıttı, dünyamı başıma yıktı."
    Tam bir şaşkınlık içinde, heyecanla dinliyordum.
    "Bütün köylü, kimsesiz ve fakir diye bu öğretmenin üstüne titriyorduk. Ama öğretmen, gün geçtikçe değişiyordu. Gizlediği kötü niyetini yavaş yavaş açığa vurmaya başlıyordu.
    "Okulla alâkasını kesti. Öğrencilerle hiç ilgilenmiyordu. Akşama kadar gençlerle kafa kafaya verir ve sohbet bahanesiyle, onların beyinlerini yıkardı. Okulda çocuklara anlattıkları şeyler de yavaş yavaş kulağımıza gelmeye başlamıştı."
    "Neler anlatıyormuş?" diye sordum.
    "Neler değil ki" diye söylendi. "Hiç duymadığımız marşlar öğretiyormuş. Komünist marşlarıymış bunlar... Bizim marşlarımızı ağzına almazmış. Rus marşı, Çin marşı... Komünistlik dermiş, başka birşey demezmiş. Müslümanlığa, imâna karşı çok kötü söylermiş, nâmert... 'Neye inanıyorsanız, onlar hepten safsata' dermiş. Kâfir herif, hâşâ Allah'a bile inanmazmış. Tövbe ya Rabbi, tevbe..."
    "Bunları duyunca, birgün çektim kenara: 'Bana bak Öğretmen Bey' dedim. 'Kulağıma böyle böyle şeyler geliyor. Bunlar doğru mudur?'
    Rengi attı hemen, kulaklarına kadar kızardı.
    "Amma yaptın ha muhtar' dedi. 'Hiç öyle şey olur mu? Çocuklar herhâlde anlattıklarımı yanlış anlamış olacaklar. Tabiî ki size de yanlış mâlumat vermişlerdir. Hem siz benim öz anam babam sayılırsınız. Sizin sayenizde bu dünyada yaşıyorum. Siz olmasaydınız, ben ne yapardım? Sonra tövbeler olsun muhtar, insan Allah'a dil uzatabilir mi? O bizi yoktan yarattı. Bilirsin ki, ben orucumu tutarım. Fırsat buldukça Cuma namazına bile giderim. İnşaallah vakit namazlarına da niyetliyim. Gözüm kör olsun ki, Kur'ân başucumda asılı durur."
    "Ne zaman ağzımı açsam, buna benzer şeylerle bizleri avuturdu. Çok kurnazdı. Kiminle ne konuşacağını çok iyi biliyordu. Bizim gibi büyüklere karşı son derece saygılı ve dindar gözükürken, gençlerin de imânına okudu tabiî... O körpe beyinleri zehirle doldurmuş meğer..."
    Karşımda, hiçbir şey bilmez zannettim bu köylü ihtiyar, neler söylüyordu? O kadar merakımı kamçılamıştı ki, bütün dikkatimle onu dinliyordum. Milletin kucağında büyütüp onun ekmeğiyle beslenen bir insanın, en çok saygı duyması lâzım geldiği bir yere ihanet etmesine karşı, içimde büyük bir nefret doğmuştu. "Devletten aldığı maaşla devleti yıkmaya çalışmak..." Bundan daha büyük bir cânilik olur muydu?
    İhtiyar yol arkadaşımın sok sok öksürüklerle böldüğü cümlelerini kendi kafamda birleştirerek bir bütün hâlinde düşünmeye çalışıyordum. Bu millet, inanç noktasında ne büyük darbeler yemiş ve hâla da yemeye devam ediyordu. Bunları duydukça, vatandaşa sahip çıkmanın ne kadar önemli olduğunu bir kere daha idrak ediyor ve büyük bir İslâm âliminin şu sözlerini hatırlıyordum:
    "Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi. Onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içerden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü, düşmanını sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder." Ve bu teşhis, asra vurulmuştu. Unutamıyordum ve unutmama da imkân yoktu tabiî...
    "Ara sıra birkaç günlüğüne kaybolup gelmemeye başladı. Sorduğumuz da, 'Falan yerde arkadaşım var da, görmeye gitmiştim' veya 'Falanca köyün öğretmeni beni dâvet etmişti' gibi, hiç de aslı olmayan cevaplar veriyordu.
    "Daha sonra köyde, yabancı gençler görünmeye başladı. Doğrusu bunları gözüm pek tutmamıştı. Çünkü kılıklarında bir insan kılığı yoktu.
    "Bir başka gün, hanımı ortadan kayboldu. Kızın yakınları gelip sorduğunda:
    "Amcamdan mektup geldi, hanımı çok hastaymış da, onun bakması için oraya gönderdim' diye cevap vermiş.
    "İnanmamış tabi... Ama ne yapsın zavallıcık. Bir insanın öz hanımına zarar vereceği kimin aklına gelir?
    "Yanına gelen giden çoğalmaya başlamıştı. Okulla da tamamen alâkasını kesmişti. Kaç defa şikâyet aklıma geldi. Ama sizi koruduğunuz, sizi evlendirdiğiniz, sahip çıktığınız bir öğretmeni nasıl şikâyet edeceksiniz? Bir kere iyi dedik, kötü diyemedik.
    "O sıralarda, köyün gençlerinde de bir hareket başlamıştı. Herkes tüfekle, tabancayla oynuyordu. Bazen geç vakitlerde silâh sesleri duyuyorduk. Meğer ki hâin adam, atış talimi yaptırıyormuş.
    "Son kaybolduğu gün Pazardı. Tam beş gün dönmedi. Merak ettik. Daha doğrusu açıkça şüphelendik. Sağa sola haber veremeye hazırlanıyorduk ki, gece geç saatlerde evimin kapısı çalındı.
    "Bir genç, çok telâşlı ve heyecan içinde bağırıyordu:
    "Muhtarın evi burası mı?"
    "Burası' dedim. 'Ne yapacaksın?"
    "Lâzım' dedi. 'çok acele lâzım"
    Yukarı aldım. Oturası yoktu:
    "Köyünüzün öğretmeni trafik kazası geçirdi' dedi. 'Hem hanımı, hem de kendisi ağır yaralı. Hastaneye kaldırdılar. Benden rica etti: 'Git Muhtarı gör, ne kadar parası varsa alıp yetişsin. Yoksa başkasından bulsun' dedi. 'İkisinin de ameliyat olması gerekiyormuş. Doktorlar çok para istiyorlarmış."
    "Ben, şaşkınlıktan duraklar gibi olunca ısrar etti:
    "Kaybedecek vaktimiz yok. İkisinin de canları tehlikede. Buraya kadar canımız ağzımızda araba teptik. Taksi aşağıda bekliyor. Acele edin de, yetişelim."
    "Gencin gözleri yaşarmış, ağlamaklı ağlamaklı bakıyordu.
    'O anda aklıma hiç mi hiç kötü bir şey gelmemişti. 'Olabilir ya!' dedim. 'İnsanlık hâli, hanımını alıp köye doğru gelirken kaza geçirmiş olabilirler."
    "O günen (yâni 1979 yılının) parasıyla cüzdanımda 100.000 lira vardı. Bu tam altmış besili koyunun parısıydı. Can tehlikesini duyunca, kızın dayısına koştum. Kızın annesi ve babası olmadığı için dayısı büyütmüştü.
    "Adamcağız çok telaşlandı. Onun da cebinde otuz bin lirası varmış, onu aldı. Ne olur, ne olmaz diye, cebine üç tane de büyük altın koydu. Alelacele taksiye atlayıp yola koyulduk. Köyden biraz uzaklaşınca, benim aklım karıncalanmaya başladı. Çünkü gençleri hiç gözüm tutmamıştı. Şoför koltuğunda oturanı uzun saçlı ve bakımsız biriydi. Üstü başı darmadağınıktı. Bizi çağıran genç ise kıpkırmızı gözlü ve azgın suratlıydı. Hiç de kazaya üzülmüş bir halleri yoktu.
    "Gece vakti acelemden üzerime silâhımı da almamıştım. Tabi, o dağ başında arabayı durdurup inmek de olmazdı. Doğrusu içime kötü bir korku oturmuştu."
    Yol arkadaşımın anlattıkları, bir macera filmi gibi dehşet doluydu. Sonucun nereye uzanacağını, âdeta nefesimi tutarak dinliyordum.
    Yaşlı adam anlatmaya devam etti:
    "Taksi, ormanın içine girince ağırlaşmaya başladı" diye konuşmasını sürdürdü. "Duracağını hissederek sormuştum:
    "Ne oldu evlâdım, bir ârıza mı var?"
    "Her halde benzine su karışmış olmalı. Motor teklemeye başladı. 'Siz oturun da biz bakalım' dedi.
    "Taksiyi durdurup önce kendisi, ardından da öbür kılıksız indi. O anda korkum daha da artarak içim cızz etti. Şöyle taksinin etrafına doğru yarım yamalak baktım ki, oooohh ellerinde silâhlar bir sürü anarşist. Doğrusunu söylemek gerekirse, parayı marayı unutmuştum. Can derdi, herşeyden önceydi. Hele zavallı arkadaşım tirtir titriyordu.
    "Namluları beynimize çevirip bizi aşağı indirdiler. Önce gözümüzü ve ellerimizi bir güzel bağladılar. Paraları ve altınları aldılar. Ne diyebilirsin? Tabancanın namlusu ensemizde duruyordu. Bir aksi hareket yapacak olsak, hiç acımadan bizi oraya sererlerdi. Komünist sürüleri... Bunlarda merhamet ve vicdan görülmüş mü?"
    "İçlerinden birisi:
    "Muhtar' dedi. 'Bu güne kadar köylünün sırtından kazandığın paraların keyfini çıkarıyordun. Birazını da bize vermekten kızmadın değil mi?' diye alay ediyordu."
    "O eşkiya bilmiyordu ki, kendi arkadaşlarını insan sanarak koynumuzda büyüttük. Demesi kolay tabiî. Kendileri züppe züppe dılaşır, çalışmak zorlarına gelir. Bir başkasının malını da, milletin sırtından kazandığını iddia eder. Kendileri kazansa böyle demezler tabiî. O zaman alın teri olur.
    "Elhâsıl, olan olmuştu hocam. Ama felâketin büyüğünden habersiz, sabahı bekledik. Canımızın kurtulduğuna şükrederken, 'Keşke kurtulmasaydık da bu günleri görmeseydik' diye feryat edeceğimizi nereden bilecektik? Keşke daha işin başında beni öldürmüş olsalardı?"
    Yol arkadaşımın yorgun gözlerindeki yaşlar tekrar oynaşmaya başlamıştı. Buruşmuş dudakları, hüzünlü, kıvrım kıvrımdı. İçinden kaynayıp gelen hıçkırıklara mani olmak için cümle ve kelimeleri kesik kesik kullanmak zorunda kalıyordu.
    Elini yumruk yaparak:
    "Hain herifler!" diye koltuğa vurdu. "Komünist uşakları, canavar sürüleri!"
    Bir çocuk gibi içini çekerek yüreğini saran yakıcı ateşi bastırmaya çalıştı. Cebinden çıkardığı buruşuk mendiliyle önce göz yaşlarını, daha sonra da burnunu sildi.
    "Eve gittik ki kıyamet kopuyor" diye bıraktığı yerden konuşmasına başladı. "Bizim çıkışımızdan sonra bir grup anarşist evi basmışlar. Ev de köyün bırazcık dışındaydı. Köylü duyana kadar olan almuş. Silâhlarını çekip, 'para' demişler, 'altın' demişler. Bulamayınca da tek evlâdım olan 17 yaşındaki aslan gibi oğlumu ve 20 yıllık eşimi hunharca katletmişler. Kurşunlarla param parça edilen vücutlarını bir kan gölü içinde gördüğümde, nasıl çıldırmadığıma hâlâ hayret ediyorum. O azgın canavarlar, işledikleri cinayetlerden mutlaka gurur duyup kahramanlıklarını ilân etmişlerdir."
    "Yakalandılar mı?" diye sordum.
    "Ne çıkar evlâdım" dedi. "Yakalandılar, ama ölen geri gelir mi?"
    "Ya öğretmeniniz ne oldu?"
    "Onu da yakaladılar. Şimdi nerededir bilmiyorum. Zavallı kızcağızın da hayatını mahvetti. Kızı ne yapmaya zorladıysa, yavrucak dayanamayıp kendini asmış."
    Kayseri otobüs terminaline inmiştik. Ben Hatay istikametine gidecektim. İhtiyarın yolu ise Mardin'e kadar uzanacaktı.
    Ayrılırken elimi ciddiyetle sıkıp:
    "Güle güle hocam" dedi. "Yüce Rabbim hayırlı hizmetler nasip etsin. Bu vatan sahip bekler. Yıkanlar çok, yapanlar az. Öyleyse yapanlar, geceyi gündüze katmalı ki, tahripler günü gününe tamir olsun. Bu iş çok fedakârlık ister ve para karşılığında da yapılmaz. Çünkü paradan daha önemli şeylerin olduğunu yaşadıkça göreceksin.
    Anlattıklarını tasdik edip elini öpüyorum. İki saatlik beraberliğimiz burada noktalanıyor. Ama, bir meslektaşımın hainliği, düşüncelerimi alt üst ediyor. Yol boyunca. Ve her defasında o müthiş ânı başımdan geçmiş gibi yaşayarak...

    alıntı.......
    Hatırlar mısın? Doğduğun zaman, sen ağlardın gülerdi alem. Öyle bir yaşam sür ki, mevtin sana hande olsun. Halka matem...
    Ölüm, sevgiliyi sevgiliye kavuşduran bir köprüdür
Hazırlanıyor...