Tekil Mesaj gösterimi
Alt 08-29-2009, 23:54   #2
Üye Profili
eyup
Yeni Üye
 
eyup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2009
Mesajlar: 12
Standart

ALLAH GÖRÜLEMEZ
Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha Allah’ın bir sohbetinde beraberiz. Konumuz: Hurafelerden bir tanesi olan “Allah görülemez.” inanışıdır.

Allah’ın kalp gözüyle görülebileceğine inanmayan birçok insan vardır. Ve bu insanlar öğretim görevlileridir. Onların elindeki kitaplar: “Allah görülemez.” dediği için, onlar da böyle söylemektedirler. Bu Kur’ân-ı Kerim’e hiç uymayan bir ifadedir. Yetmez! Şu anda yaşayanlar arasında da Allah’ı gören birçok insan vardır. Neyle görmüşlerdir? Başlardaki gözlerle mi görmüşler? Hayır. Allah kalp gözüyle görülür. Allah Kendisini göstermek isterse görülür. Allah kişiye o yetkiyi verirse görülür. “Allah görülemez.” ifadesi, sadece bir hurafedir. Bu ifade Kur’ân-ı Kerim gerçeklerine ters düşmektedir. Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

-2/BAKARA-140: Em tekûlûne inne ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâta kânû hûden ev nasârâ kul e entum a’lemu emillâh(emillâhu), ve men azlemu mimmen keteme şehâdeten indehu minallâh(minallâhi), ve mâllâhu bi gâfilin ammâ ta’melûn(ta’melûne).
Yoksa siz: “Muhakkak ki; İbrâhîm, İsmail, İshak, Yakup ve torunları yahudi veya hristiyan idiler mi?” diyorsunuz. De ki: “Sizler mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı?” Allah’tan (verilen) Allah’ın katındaki şahitliği gizleyen kimseden daha zalim olan kimdir? Allah, yaptıklarınızdan gâfil değildir.

Kim daha zalimdir? Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Allah’ın katındaki Allah’ın Zat’ına şahit olmayı, şahadeti gizleyenden daha zalim kim vardır?” Allah’ın huzurundaki şahadet; Allah’a şahadettir. Allah’tan verilen müsaadeyle oluşan bir rüyet olayı, bir şahadet olayı söz konusudur. Allah’ın Zat’ına şahit olma. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

-45/CÂSİYE-23: E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) kıldı (çekti). Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

Burada Allahû Tealâ’nın görme hassalarının üzerine koyduğu gışavetten bahsedilmektedir. Allahû Tealâ o gışaveti alır. Önce insanları bu dünyada görmeye ulaştırır. Daha üst kademede insanların yerlerin ve göklerin melekûtunu kalp gözüyle görmelerini temin eder. Kişi irşada ulaştıktan sonra Allah onu iradesini de teslime davet eder. Bu gerçekleştiğinde, Allah o kişiyi irşad makamına tayin eder. İrşad makamına tayin edilenler bihakkın takvanın sahipleridir ve Allah’ı görenlerdir. Allah iradenin tesliminden sonra Kendi Zat’ını gösterir. Ondan evvel Allah’ı gerçekten hiç kimse göremez. Öyleyse Allah’ı görmek mümkün müdür? Evet. Kim ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini Allah’a teslim ederse o zaman rüyetullah olur. O kişinin Allah’ı görmesi o zaman mümkündür. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

-6/EN'ÂM-103: Lâ tudrikuhul ebsâru ve huve yudrikul ebsâr(ebsâru) ve huvel lâtîful habîr(habîru).
Görme hassaları onu idrak edemez. Ve O, görme hassalarını idrak eder. Ve O, lâtiftir, herşeyden haberdardır.

-6/EN'ÂM-104: Kad câekum basâiru min rabbikum fe men ebsara fe li nefsih(nefsihi) ve men amiye fe aleyhâ, ve mâ ene aleykum bi hafîz(hafîzin).
Rabbinizden size basiretler (kalp gözlerinize görme yeteneği) gelmiştir. Artık kim bu basiretle (kalp gözüyle) görürse onun lehinedir (kendi nefsi içindir). Kimin de kalp gözü kör kalırsa, o taktirde onun aleyhinedir. Ve ben, sizin üzerinize muhafız değilim.

-6/EN'ÂM-105: Ve kezâlike nusarriful âyâti ve li yekûlû dereste ve li nubeyyinehu li kavmin ya’lemûn(ya’lemûne).
Ve işte böyle âyetleri ayrı ayrı açıklıyoruz. Ve “Sen ders (bu ilmi) almışsın.” desinler diye ve onu, bilen bir kavme beyan etmemiz için.

Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Kim Allah’ı görürse, bu kendi nefsine, kendi lehinedir. Ve kim körse, göremezse bu aleyhinedir. Ben sizin üzerinize bekçi değilim. Onlara afakta yani dışta ve içlerinde iç dünyalarında âyetlerimizi göstereceğiz. Onlar için tebeyyün edene kadar, ispatlanıncaya kadar. Muhakkak ki o Hakk’tır. Gördükleri şeyin Hakk olduğunu, Allah olduğunu tebeyyün edene kadar onlara afakta, âyetlerimizi göstereceğiz.”

Önce yerlerin melekûtu, sonra göklerin melekûtu, 7 tane katın sonunda Allah’ın Zat’ını görmek söz konusudur. Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Bunun için Allah’ın herşeye şahit olması yetmez mi? Kâfi değil mi?” Allah, Kendi Zat’ının görünmesinin de şahidi olarak devreye girmektedir.

-50/KAF-37: İnne fî zâlike le zikrâ li men kâne lehu kalbun ev elkâs sem’a ve huve şehîdun.
Muhakkak ki bunda kalpleri olan ve ilka edilenleri işitebilen ve (kalp gözleri ile Allah’a) şahit olan kişiler için mutlaka ibret vardır.

Allahû Tealâ Kendi Zat’ını gösterdiği zaman, bir taraftan da konuşur. O gösterilenin Kendi Zat’ı olduğunu açık bir şekilde ifade eder. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

-10/YÛNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.

Sıratı Mustakîm, Allah’ın Zat’ına ulaştıran yolun adıdır. Böyle bir noktada Allahû Tealâ’nın o kişiyi Sıratı Mustakîm’e ulaştırılması, Kendi Zat’ına ulaştırması demektir. Burada Allah selâm yurduna davet eder. Aslında bir teslim yurdu olan Kendi Zat’ına davetini ifade eder. Nitekim Zat’ı için söyledikleri de bir sonraki âyette verilmektedir.

-10/YÛNUS-26: Lillezîne ahsenûl husnâ ve zîyâdeh(zîyâdetun), ve lâ yerheku vucûhehum katerun ve lâ zilleh(zilletun), ulâike ashâbul cenneh(cenneti), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Onlar için Ahsenül hüsna (Allah'ın Zat'ına ulaşmak) ve ziyadesi (daha fazlası, Allah'ın cemalini görmek) vardır. Onların yüzlerini bir keder kaplamaz ve bir zillet (küçük düşme, hakirlik) yoktur. İşte onlar, cennet halkıdır. Onlar, orada devamlı kalanlardır.

Buradaki ifade, “Allah’ın Zat’ına ulaşmak vardır.” istikametindedir. Allah’ın Zat’ına ulaşmak başka şey, Allah’ın Zat’ını görmek başka şeydir. Ahsenül hüsnanın ziyadesi, güzellerinin en güzelinin ötesini yani O’na ulaşmayı değil, Allah’ı görmeyi ifade eder. Burada Allahû Tealâ 1. âyet-i kerimenin devamı olarak: “Allah’ın Zat’ına ulaşmak vardır.” diyor. Allah’ın Zat’ı teslim yurdudur, tamam. Allah’ın Zat’ına ulaşmak, 22. basamaktadır. Ama sonra da ziyadesi vardır. Ahsenül hüsnayla alâkalı bir ziyade söz konusudur. 28. basamağın 4. kademesinde iradesini de Allah’a teslim eden kişi için ziyadesi yani Allah’ın Zat’ını görmek oluşur. Allahû Tealâ diyor ki:

-13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.

-13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

20. âyet-i kerimede misak kelimesi, Allah’ın Zat’ını görmeyi ifade etmektedir. İradenin teslimini ifade etmektedir. 21. âyet-i kerimedeki: “Onlar Allah’ın Allah’a ulaştırmasını emrettiği şeyi Allah’a ulaştırırlar.” ifadesinde, ruhun misaki verilmektedir. Allah’ın Zat’ına ulaşmak. Rad Suresinin 20. âyet-i kerimesinde Allah’ın görülmesi, 21. âyet-i kerimesinde ruhun Allah’ın Zat’ına ulaşması olarak devreye girmektedir.

-13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).
Onlar, sabırla Rab’lerinin vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.

Tıpkı Yunus Suresinin 25. ve 26. âyetleri gibi, Rad Suresinin 20., 21. ve 22. âyetlerinde de aynı olayla karşı karşıyayız. Rad Suresinin 20. âyet-i kerimesini tek başına ele alırsak; “Onlar Allah’ın ahdini yerine getirirler. Yani ruhlarını, veclerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler. Misaklerini bozmazlar. Onlar sabırla Allah’ın Zat’ını dileyenlerdir.” Ama bunlar Allah’ın Zat’ına ulaşmanın ötesinde Allah’ın Zat’ını görmeyi dileyenlerdir.

Rad Suresinin 20. âyeti kerimesinin birinci kesimini devre dışı bırakıp, “Onlar misaklerini bozmazlar.” ifadesinden başlayalım. Ne yaparlar? “Onlar Allah’ın Allah’a ulaştırmasını emrettiği şeyi Allah’a ulaştırırlar.” Ruhlarını Allah’a ulaştırırlar. Öyleyse bunlar ne diliyorlar? Ruhlarının misakini yerine getirenler, ruhlarını Allah’a ulaştırmayı dileyenlerdir. Ama Allah’ın ahdini yerine getirenler, Allah’ın Zat’ını görmeyi dileyenlerdir.
Allah’ın ahdi, iradenin teslimini de kapsar. Burada Allah’ın Zat’ının görünmesi bir muhteva olarak karşımıza çıkmaktadır. Bütün insanlar, dünya hayatına kör, sağır ve dilsiz olarak gönderilirler. O insanlar, bu dünyaya ait olan hususları görüyorlardır, işitiyorlardır, idrak ediyorlardır. Ama kişide fiziğin ötesi için bir görme, bir idrak söz konusu değildir; bir. İkincisi bu dünya hayatını yaşarken de manevî hayatı algılamak konusunda hiçbir teşkilatın sahibi değildir. İrşad makamına baktığı zaman onu alelâde bir kişi olarak görür. Onun için irşad makamının başka insanlardan hiçbir farkı yoktur. İrşad makamı onun için herhangibir kişidir. Ona bakar. Ama onu irşad makamı olarak görmez. Onun söylediklerini dinler ama sözlerinin arkasındaki mânâyı anlamaz. Anlaması söz konusu değildir. Tıpkı mezardaki ölüler gibi işitmez. Mânâya varamaz. Mânâya varamadığı için kalbine indirdiği zaman da idrak edemez.

Bu kişinin kalbiyle idrak etmesi mümkün değildir. Bu dünya hayatını yaşarken Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, ruhu Allah’a ulaştırıncaya kadar geçecek safhalar içinde işiten, gören ve idrak eden birisi haline getirilir. Eğer Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dilemişse, o kişide Allahû Tealâ 7 tane furkan oluşturur. O kişi, Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de söylediklerinin, Kur’ân-ı Kerim’i inceleyerek öğrenen, irşad makamına irşad makamı olarak bakan, O’nun sözlerinin mânâsını anlayabilen ve idrak edebilen birisi olur. Ama bu ona gayb âleminin kapılarını
eyup isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla