Ýki Sevgi Denizinin Buluþmasi

Kapat
X
 
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
Yeni mesaj
  • CUMHUR
    Özel Üye
    • Jan 2008
    • 3965

    #1

    İki Sevgi Denizinin Buluşmasi

    İki Sevgi Denizinin Buluşması Mevlana (k.s). ve Bediüzzaman Said Nursi (k.s)
    Günlerden Çarşamba’ydı ve takvimler 9 Aralık 1959’u gösteriyordu. Yaşlı adam istememesine rağmen, onu görmek ve elini öpmek isteyen insanlar arabanın etrafına toplanmıştı. Yaşlı adamın bu şehre geliş sebebi, Mevlânâ Hazretleri’nin türbesini ziyaret etmekti. Bu arada, evi Turizm Müdürlüğü’nün arkasında olan kardeşini de görmek istemişti; fakat onunla ancak arabanın açık camından bir süre görüşebildi.

    Yaşlı adam, öğle namazını kılmak için, arkasındaki kalabalıkla birlikte Selimiye Camii’ne yöneldi. Namazdan sonra emniyet yetkililerine, “Mevlânâ’yı ziyaret edeceğim.” demiş; fakat “Müze kapalı!” cevabını almıştı. Mevlânâ’nın torunlarından müze müdürü Mehmet Önder: “O vazife bana ait, ben hususi olarak gezdireceğim.” diyerek araya girdi. Yorgun adam, ziyaretini yalnız yapmak istiyordu; fakat halk ve sivil görevliler onu yalnız bırakmıyordu. Türbenin içine girdi ve Mevlânâ’nın sandukasının olduğu yere doğru ağır ağır yürüdü. Sandukanın yanında kıbleye döndü, derin bir teveccühle dua ederken bir taraftan da ağlıyordu. Türbeden çıktığında emniyet görevlisine şunları söyledi: “Ben size teşekkür ediyorum. El öptürmek bana azaptır, buna engel oldunuz. Siz maddî olarak bu memleketin emniyet ve asayişine hizmet ediyorsunuz; ben ise mânevî olarak hizmet ediyorum. Onun için bize bir vazife arkadaşı olarak bakın.”1

    Ziyaret ettiği Hak dostu, sevgi insanı Mevlânâ 1207’de Belh’te (bugünkü Afganistan) dünyaya gelmişti. Mevlânâ’nın yaşadığı dönemde aynı milletin kuvveti, kudreti beyliklere bölünmüştü. Bu iftirakın ateşini ancak Kur’ân nefesli, sevgi insanları söndürebilirdi. Bu erenler, devrin ihtiyacına göre İslâmiyet’in zihin ve gönüllere huzur veren hakikatlerini dilden dile dolaşan şiirler ve temsiller yoluyla anlatıyorlardı. Mevlânâ, Yunus Emre ve muasırı Hak dostları insanları Hak’tan ötürü sevmenin ve kardeşliğin tohumlarını bu şekilde atıyor, asırlarca sürecek bir medeniyet bu tohumlardan filizleniyordu.

    Türbeyi ziyaret eden seksen yaşını aşmış insan ise, kendi ifadesiyle, “acele etmiş kışta gelmişti.” Onun devrinde imansızlık cereyanı insanların kalblerine bir paslı hançer gibi saplanmış; milleti, millet yapan değerleri tahrip ediyordu. Kurt gövdenin içine girmiş, iman ve sevgi köklerinde yükselen dokuz asırlık millet ağacını çürütmekteydi.

    Yaşlı insan bir taraftan asrın idrakine uygun ilmî delillerle iman hakikatlerini anlatmaya, bir taraftan da gönüllere muhabbet fedailiğini nakşetmeye çalışıyordu. Onun yolu sevgi yoluydu. “Milletimin imanını selâmette görürsem, Cehennem’in alevleri arasında yanmaya razıyım.” diyen ve milleti için kendisini feda eden bu insan, ömrü boyunca memleketin asayişine hizmet eden, dövene elsiz, sövene dilsiz, sevgi kahramanlarının üstadı Bediüzzaman’dı.

    Türbede buluşan iki sevgi deniziydi aslında. Devirlerindeki hastalıklar farklı olsa da, onlar aynı eczaneden insanlığa şifa reçeteleri sunan hekimlerdi. Mevlânâ, insanlara varlığın mânâsına uygun yaşamanın yollarını anlatırken, sevgi öncelikli bir rehberlikte bulunuyor; insanları bir araya getirecek en büyük güç olan ilâhî aşkı dillendiriyordu: “Peygamberimiz’in (sas) yolu, yordamı aşktır; aşktan doğduk biz.” diye sesleniyordu asırların ötesine. Mevlânâ bir sevgi insanıydı ve bu coşkun sevgi denizinin gönül esintilerini idrak edemeyecekler için, aşağıdaki mısralarla hakiki kimliğini ortaya koyuyor, kendisini Rahmet Peygamberi’nin (sas) yolundan farklı bir çizgide göstermek isteyenlere karşı, âdeta asırlar sonrasına cevap veriyordu:

    “Men bende-i Kur’ânem, eger can darem
    Men hak-i reh-i Muhammed Muhtarem
    Eger nakl kuned cüz in kes ez güftarem
    Bizarem ez u ve’z an suhan bizarem.”

    (Ben hayatta olduğum sürece Kur’ân’ın hizmetkârıyım/Ben Hazret-i Muhammed’in (sas) ayağının bastığı toprağım/Beni bundan başka sözlerle anmak, tanıtmak isteyen olursa/O kimseden ve sözlerinden bîzârım.)

    Bu iki sevgi denizini asırlar sonra buluşturan ortak değerler vardı. Bunların başında, aynı Kitab’a ve aynı Rehber’e (sas) aşk derecesinde bağlılıkları geliyordu. Fakat Bediüzzaman’ın (ra) yaşadığı asrın hastalığı Mevlânâ’nın döneminkinden farklıydı. 19 ve 20. asırda bilimden beslenerek yaygınlaşan maddeci ve inkârcı anlayış, insanın gâyesini bir ‘hiç’le; kâinattaki hassas nizamı da ‘tesadüf’le izaha çalışıyordu. Bu tehlikeyi fark eden Bediüzzaman bir taraftan kâinatı Sonsuz Hikmet, Kudret ve İlim Sahibi’nin yarattığını aklî delillerle ispata çalışıyor, bir taraftan da gönüllerden silinmek istenen ilâhî aşka dikkat çekiyordu: “Bütün kâinatın hamuru muhabbettir. Bütün mevcudatın harekâtı muhabbettir. Bütün varlıklardaki incizab ve cezbe ve câzibe kanunları muhabbettendir.”2 Gerek Mevlânâ’ya, gerekse Bediüzzaman’a göre, kâinat ağacının yaratılmasına vesile olan muhabbetin kaynağı Hz. Muhammed’di (sas): “Bir nevi âlem gibi olan muazzam çam ağacını, buğday tanesi kadar bir çekirdekten yaratan Kadîr-i Zülcelâl, şu kâinatı Nûr-u Muhammedî’den (Aleyhissalatu vesselâm) nasıl yaratmasın veya yaratamasın?”

    Bediüzzaman ve Mevlânâ insanı tarif ederken, aynı değer ve düşüncelere dikkat çekiyorlardı. Bediüzzaman: “İman insanı insan eder, belki insanı sultan eder.” derken; Mevlânâ da bunu: “Kâinatın var oluş sebebi olan insan, Allah’ın muhatabı olacak kadar yücedir. Sen sûrette küçük bir âlemsin; fakat hakikatte ise kâinat sensin. Görünüşte dal meyvenin aslıdır, lâkin hakikatte dal meyve için var olmuştur.”3 şeklinde ifade etmiştir. Kâinatın özü insan, insanın özüyse iman buudlu aşktır, şevktir. Mevlânâ: “Göklerin dönüşünü aşkın dalgalarından bil. Aşk olmasaydı dünya donar kalırdı.” derken bunu, Cenab-ı Allah’ın, Peygamberimiz’e (sas), “Sen olmasaydın, gökleri yaratmazdım.” ilâhî beyanına4 dayandırır.

    Mevlânâ’dan asırlar sonra gelen Bediüzzaman’ın: “Eğer kâinattan Nur-u Muhammedî çıksa gitse, kâinat divane olacak.” sözü bu iki denizin birbirine benzeyen gönül mevcelerinden başka ne olabilir! Mevlânâ ve Bediüzzaman gibi Allah dostları şu sebepler âleminde sebeplerin ötesini ve maddenin perde arkasındaki ilâhî hakikatleri gösteren muallimlerdir. Gözümüze perde olan sebepler için Mevlânâ: “Allah, arayanlar için bu mavi kubbenin altında nizam ve sebepler kurdu. Olan şeylerin çoğu nizama göre olur; fakat bazen de Kudreti nizamı bozar... Sebep yaratan Allah, ne dilerse yapar. Mutlak kudret bütün sebepleri de ortadan kaldırır... Sebepler göz önündeki perdedir; çünkü her göz onun sanatını görmeye lâyık değildir.”5 derken, Bediüzzaman’ın: “Evet, izzet ve azamet ister ki, esbâb perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celâl ister ki, esbâb ellerini çeksinler tesir-i hakikiden.” sözünü hatırlamamak mümkün müdür?

    Bediüzzaman: “Adavet (düşmanlık) etmek istersen, kalbindeki adavete adavet et… Mesleğimiz Haliliye olduğu için, meşrebimiz Hillettir. Hillet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmerd kardeş olmak iktiza eder… Vazifemiz müsbet hareket etmektir... Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz… Bize eza ve cefa edenlere karşı hiçbir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve onlara mukabil iman hakikatlerine sadakat ve sebatla çalışmalarını tavsiye ederim.” derken; Mevlânâ ise:

    "Bimirid bimirid ez-in aşk bimirid
    Kezin aşk çü mirid heme ruh pezirid
    Berayid berayid ezin hak berayid
    Kezin hak çü ayid semavat bigirid."

    (Ölünüz! Ölünüz! Bu aşkın yolunda ölünüz./Tâ ki yeniden dirilesiniz./Kurtarın, kurtarın bu topraktan paçanızı!/Tâ ki göklere ersin eliniz!)

    mısralarında ilâhî aşkla ruhlarda dirilmeyi tavsiye eder ve “Başkalarının kusurunu örtmekte gece gibi, sevgide güneş gibi ol.” der.

    Evet, zaman 2007’yi gösterirken, sevgi insanı Mevlânâ adına dünyada yıl ilân ediliyor. Teknolojinin bilgisayar ekranlarına sığıştırdığı dünyamızda insanoğlu iç dünyasında yitirdiği hazinelerini arıyor. Mevlânâ dünyada en çok okunanlar arasında en üstlerde yer alırken; Bediüzzaman’ın Nur Risaleleri insanlara solmaz ve pörsümez renkleri tanıtıyor; gönüllerde her dem uhuvvet güneşinden ışıklar yakıyor.




    Tahir TANER


    Dipnotlar
    1- Necmettin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursi’yi Anlatıyor–4, s.125–126.
    2. Said Nursi, Sözler, s. 624
    3- Prof. R.A.Nıcholson, Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Tercüman 1001 Temel Eser. S.134.
    4- age, s.138.
    5- age, s. 123.
    ALINTI..........................
    Hatırlar mısın? Doğduğun zaman, sen ağlardın gülerdi alem. Öyle bir yaşam sür ki, mevtin sana hande olsun. Halka matem...
    Ölüm, sevgiliyi sevgiliye kavuşduran bir köprüdür
Hazırlanıyor...