Mevlana’ya Göre İnsanın Mahiyeti ve Değeri
Prof. Dr. Cihan OKUYUCU .Prof. Dr. Cihan OKUYUCU
Yıldız Teknik Üniversitesi
Öğretim Üyesi
Bütün semavi dinler insanın mahiyeti konusunda birleşirler: Buna göre insan gökten gelen bir ruhla topraktan gelen bir bedenin kendisinde buluştuğu bir varlıktır. Başka bir deyişle insan; yerle göğün, yüce olanla aşağı olanın yahut melekle şeytanın bir araya geldiği sentezdir. Rumi de eserlerinde insanın mahiyeti üzerinde ısrarla durur ve aynı fikirleri çarpıcı benzetmelerle ifade eder. Onun bu konuda ısrarının sebebi şudur: Amaç insanın kendisini ahlaken eğitmesi ve yükseltmesidir. Ancak bunun gerçekleşmesi öncelikle insanın kendisini iyi tanımasına bağlıdır. Şimdi Rumi’nin insanın bu ikili yapısıyla ilgili beyitlerine bir göz atalım:
Tâ be-ten hayvan be-câni ez-melek
Tâ revî hem ber-zemin hem ber-felek (2/3814)
Yani: Sen hem hayvan, hem meleksin, çünkü ten hayvanıyla can meleği sende bir araya gelip birleşmiş. Bu yüzden hem göğe mensupsun hem toprağa. Şimdi şunu sorabiliriz: “Mademki ben bir ten ve bir candan meydana geliyorum, peki bunların birbirine kıyasla kıymeti nedir? Ben bunların hangisiyle insan denmeye layığım?” Rumi aşağıdaki alıntıda bu sorunun cevabını veriyor:
“Hak Taala melekleri yarattı ve onlara akıl verdi; hayvanları yarattı ve onlara da şehvet verdi. Sonra insanları yarattı ve onlara hem akıl, hem de şehvet yükledi. Eğer aklın şehvetine galip ise sen melekten üstünsün; yok şehvetin aklına galip gelirse hayvanlardan aşağısın”(4/59)
Bu ifadelere göre insanın kıymeti sadece canı bakımındandır, bedenin bir kıymeti yoktur. Rumi aşağıdaki beyitte birkaç asır sonra Descartes’in tekrar edeceği bu gerçeği şöyle ifade ediyor:
Ey birader tu heme endişei
Ma-bakiye üstühan u rişei
Ey kardeş! Senin insan denmeye layık tarafın, aklın, fikrin, düşüncen. Sen bunlarla insansın. Geriye kalan şey, damardan ve kemikten ibaret.
Başka bir benzetmeyle de canla bedenin durumu keseyle para yahut sadefle inci ilişkisine benzer:
Kıymet-i hemyan u kise ez-zerest
Bi-zer an hemyan u kise ebterest
Kesenin değeri içindeki altındandır. Altın yoksa kese ve cüzdan beş para etmez. Bunun gibi tenin kıymeti de candan gelir. (3/2546) “Her sedefin içinde inci bulunmaz. A canım! Sen de sadefe değil içindeki inciye bak, şekle aldanma“ (2/38)
Yukarıdaki alıntılardan sonra Rumi insanın kainattaki değeriyle ilgili şu çarpıcı tezatı ortaya koyuyor:
Pes be-sûret âlem-i asgar tuyî
Pes be-ma’nâ âlem-i ekber tuyî (4/531)
Hâsılı; sen ten bakımından bu âlemdeki en küçük, en değersiz şeysin, ama taşıdığın mana bakımından kâinatın en değerli varlığı yine sensin.(4/531)
Rumiye göre her insanın değeri insani erdemlere sahip olma oranıyla ilgilidir. Şekil benzerliği insanı insan yapmaz. O bununla ilgili şu örnekleri veriyor:
Ger be-sûret âdemi insan budî
Ahmed ü Bu-Cehl heme yeksân budî(1/1060)
Per hemân u ser hemân heykel hemân
Musiî ber-arş u Firavnî mehân (6/3032)
-Eğer insan şeklinde olmak insan olmaya yetseydi Hz. Peygamber ile Ebu Cehil aynı değerde olurdu. (1/1060) Nitekim kolu, başı ve bedeni aynı ama Musa arştadır, Firavun ise hor ve hakir olarak aşağıların aşağısında. (6/3032)
Demek ki şekil benzerliği aldatıcıdır, bu yüzden önemli olan insanın dış görünüşü değil iç portresidir: ”Bu bedenler sanki ağzı kapalı testiler gibidir; önemli olan testinin şekli değil, içinde ne olup ne olmadığıdır. İkisi de testi ama o ten testisi âb-ı hayatla dolu, bu ise öldürücü zehirle. (6/666vd) Başka bir benzetmeyle de insan ağaca benzer ve meyve veren tek ağaç, meyve vermeyen yüz ağaçtan iyidir. (F.71)
Yukarıdaki pasajları okuyan bir okuyucu şöyle düşünebilir: “Madem ki bir bedene ve bir nefse sahip olmam da insan oluşumun bir gereği; o halde ne diye bu tarafımı inkar etmem yahut yok saymam isteniyor?” Rumiye göre problem insanın bir tarafını inkar etmek değil sadece hakimiyetin bu iki yönümüzden hangisinde olup olmadığındadır. O aşağıdaki beyitte şöyle söylüyor:
Rahm ber-İsi kün ü ber-har mikün
Tab’ra ber-akl-ı hod sunucu mikün (2/1871)
-Eşek de sensin, İsa da sen. Eşek senin maddi varlığın, yontulmamış tabiatındır. O eşeği sürüp götüren aklın ve ruhun ise İsaya benzer. Sen İsaya değer ver, eşeğe değil. Eşeğe benzeyen tabiatını akıl İsasının üzerine çıkarma. Bırak bedenin ruhuna hizmet etsin, ulvi gayelerin peşinde yorulsun. (2/1871)
Rumi başka bir yerde de şunları söyler: “Bak atın da gözü var, şahın da. Ama iyi bir at kendi gözüyle değil sahibinin gözüyle görür. Baş gözün de itaatli bir at gibi olmalı, kendisini yönlendiren akıl ve basiret padişahına uymalı. (2/47 )
Yukarıdaki bahislere bakan okuyucu yine şöyle sora- bilir: “Mademki bedeni isteklere değil akla uymalıyım. O halde bedeni isteklerin bana verilme sebebi nedir?”
Rumiye göre bunun sebebi bu dünyanın bir imtihan dünyası olmasındandır; şayet imtihan olmazsa kimin ham kimin olgun olduğu bilinemez:
Çün adû nebved cihâd âmed muhal
Şehvetet nebved nebâşed imtisâl
Hin mekün hodrâ hasi ruhban meşev
Z’ân ki iffet hest şehvetra girev
“Hiç düşman olmadan cihad olur mu? Yolumuzu kesen şehvet olmadan da emre uymanın değeri anlaşılmaz. O halde papazlaşıp kendini hadım etmeye kalkma, o şehvete rağmen iffetli kalmaya gayret et.” (5/580,82) “Tanrı insanda insanlıkla hayvanlığı bir araya getirdi. Ta ki zıt zıttı ile belli olsun. Ademle iblis, Musa ile Firavun, İbrahim ile Nemrut, Hz. Peygamber ile Ebu Cehil ‘in farkı ortaya çıksın”.(F.117)
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Rumiye göre iki türlü güzellik ve çirkinlik söz konusu: Ten güzelliği, can güzelliği. Bizim kendi bedenimizi seçme şansımız yok, ama ahlakımızı güzelleştirmek ve güzel bir iç portresi yapmak kendi elimizdedir. Tanrı katında da asıl önemli olan bu portredir. Rumi bununla ilgili olarak Mesnevide şu temsili hikâyeyi anlatıyor:
Yüz çirkini, can çirkini: Bir sultanın iki kölesi vardı. Biri zenciydi fakat güzel huyluydu; diğeri ise simaca güzel fakat huyca çirkindi. Sultan imtihan kastıyla güzel olanını bir işe gönderdi ve diğerine dedi ki:
-“Ben senden çok memnunum, fakat şu arkadaşın senin için söylemediğini bırakmıyor, hırsızdır, hayâsızdır, diyor. Bu sözlere cevabın nedir?
Köle ona şu umulmadık cevabı verdi:
-“Yüce sultanım! Ne diyebilirim. Bende onun saydığı kötü huylardan çok daha fazlası var. Ama anlaşılan arkadaşım iyiliğinden bunların çoğunu saklayıp pek azını söylemiş”. Bunun üzerine Sultan:
-“Peki. O senin kusurlarını saydığı gibi şimdi sen de onun bildiğin kusurlarını söyle” diye emretti. Köle:
-“Onun kusurlarından biri muhabbettir; biri vefa, diğeri cömertliktir. Bir ayıbı fedakârlık, öbürü tevazudur vs.“ diyerek ne kadar güzel özellik varsa hepsini bir bir saydı.
Sultan daha sonra onu bir işe gönderip dışarıdaki yakışıklı beyaz kölesini çağırdı ve ona da berikine söylediklerini tekrar etti:
Bunları işiten köle öfkeden köpürdü ve bir yandan kendisini temize çıkarırken diğer yandan dışarıdaki arkadaşı hakkında söylenmedik kötü laf bırakmadı. Bunun üzerine sultan onu huzurundan kovdu ve şöyle dedi:
-Ey canı kokmuş kişi! Onun yüzü siyah ama içi bembeyaz; seninse yüzün beyaz ama kalbin kararmış, çürümüş. Def ol, çabuk benden uzaklaş. (2/32)
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Rumiye göre gerçek bir insan olmak hiç de kolay değildir. O bu durumu Diyojen hikâyesine benzeyen şu nükteyle açıklıyor. Biz de bu yazımızı onunla bitirelim:
İnsan arıyorum:
- Bir rahip güpegündüz elinde bir kandille çarşı pazar dolaşıp dururdu. Bir ahmak ona sordu:
-Böyle güpegündüz elinde kandille çarşı çarşı, dükkân dükkân dolaşmaktan maksatın ne!
-Bir insan arıyorum
-Allah, Allah. İşte çarşı pazar insan dolu ya.
-Hayır hayır. Öyle değil. Ben gerçek bir insan arıyorum. Onu bulsam da ayaklarına toprak olsam. (5/118
alntı..
Prof. Dr. Cihan OKUYUCU .Prof. Dr. Cihan OKUYUCU
Yıldız Teknik Üniversitesi
Öğretim Üyesi
Bütün semavi dinler insanın mahiyeti konusunda birleşirler: Buna göre insan gökten gelen bir ruhla topraktan gelen bir bedenin kendisinde buluştuğu bir varlıktır. Başka bir deyişle insan; yerle göğün, yüce olanla aşağı olanın yahut melekle şeytanın bir araya geldiği sentezdir. Rumi de eserlerinde insanın mahiyeti üzerinde ısrarla durur ve aynı fikirleri çarpıcı benzetmelerle ifade eder. Onun bu konuda ısrarının sebebi şudur: Amaç insanın kendisini ahlaken eğitmesi ve yükseltmesidir. Ancak bunun gerçekleşmesi öncelikle insanın kendisini iyi tanımasına bağlıdır. Şimdi Rumi’nin insanın bu ikili yapısıyla ilgili beyitlerine bir göz atalım:
Tâ be-ten hayvan be-câni ez-melek
Tâ revî hem ber-zemin hem ber-felek (2/3814)
Yani: Sen hem hayvan, hem meleksin, çünkü ten hayvanıyla can meleği sende bir araya gelip birleşmiş. Bu yüzden hem göğe mensupsun hem toprağa. Şimdi şunu sorabiliriz: “Mademki ben bir ten ve bir candan meydana geliyorum, peki bunların birbirine kıyasla kıymeti nedir? Ben bunların hangisiyle insan denmeye layığım?” Rumi aşağıdaki alıntıda bu sorunun cevabını veriyor:
“Hak Taala melekleri yarattı ve onlara akıl verdi; hayvanları yarattı ve onlara da şehvet verdi. Sonra insanları yarattı ve onlara hem akıl, hem de şehvet yükledi. Eğer aklın şehvetine galip ise sen melekten üstünsün; yok şehvetin aklına galip gelirse hayvanlardan aşağısın”(4/59)
Bu ifadelere göre insanın kıymeti sadece canı bakımındandır, bedenin bir kıymeti yoktur. Rumi aşağıdaki beyitte birkaç asır sonra Descartes’in tekrar edeceği bu gerçeği şöyle ifade ediyor:
Ey birader tu heme endişei
Ma-bakiye üstühan u rişei
Ey kardeş! Senin insan denmeye layık tarafın, aklın, fikrin, düşüncen. Sen bunlarla insansın. Geriye kalan şey, damardan ve kemikten ibaret.
Başka bir benzetmeyle de canla bedenin durumu keseyle para yahut sadefle inci ilişkisine benzer:
Kıymet-i hemyan u kise ez-zerest
Bi-zer an hemyan u kise ebterest
Kesenin değeri içindeki altındandır. Altın yoksa kese ve cüzdan beş para etmez. Bunun gibi tenin kıymeti de candan gelir. (3/2546) “Her sedefin içinde inci bulunmaz. A canım! Sen de sadefe değil içindeki inciye bak, şekle aldanma“ (2/38)
Yukarıdaki alıntılardan sonra Rumi insanın kainattaki değeriyle ilgili şu çarpıcı tezatı ortaya koyuyor:
Pes be-sûret âlem-i asgar tuyî
Pes be-ma’nâ âlem-i ekber tuyî (4/531)
Hâsılı; sen ten bakımından bu âlemdeki en küçük, en değersiz şeysin, ama taşıdığın mana bakımından kâinatın en değerli varlığı yine sensin.(4/531)
Rumiye göre her insanın değeri insani erdemlere sahip olma oranıyla ilgilidir. Şekil benzerliği insanı insan yapmaz. O bununla ilgili şu örnekleri veriyor:
Ger be-sûret âdemi insan budî
Ahmed ü Bu-Cehl heme yeksân budî(1/1060)
Per hemân u ser hemân heykel hemân
Musiî ber-arş u Firavnî mehân (6/3032)
-Eğer insan şeklinde olmak insan olmaya yetseydi Hz. Peygamber ile Ebu Cehil aynı değerde olurdu. (1/1060) Nitekim kolu, başı ve bedeni aynı ama Musa arştadır, Firavun ise hor ve hakir olarak aşağıların aşağısında. (6/3032)
Demek ki şekil benzerliği aldatıcıdır, bu yüzden önemli olan insanın dış görünüşü değil iç portresidir: ”Bu bedenler sanki ağzı kapalı testiler gibidir; önemli olan testinin şekli değil, içinde ne olup ne olmadığıdır. İkisi de testi ama o ten testisi âb-ı hayatla dolu, bu ise öldürücü zehirle. (6/666vd) Başka bir benzetmeyle de insan ağaca benzer ve meyve veren tek ağaç, meyve vermeyen yüz ağaçtan iyidir. (F.71)
Yukarıdaki pasajları okuyan bir okuyucu şöyle düşünebilir: “Madem ki bir bedene ve bir nefse sahip olmam da insan oluşumun bir gereği; o halde ne diye bu tarafımı inkar etmem yahut yok saymam isteniyor?” Rumiye göre problem insanın bir tarafını inkar etmek değil sadece hakimiyetin bu iki yönümüzden hangisinde olup olmadığındadır. O aşağıdaki beyitte şöyle söylüyor:
Rahm ber-İsi kün ü ber-har mikün
Tab’ra ber-akl-ı hod sunucu mikün (2/1871)
-Eşek de sensin, İsa da sen. Eşek senin maddi varlığın, yontulmamış tabiatındır. O eşeği sürüp götüren aklın ve ruhun ise İsaya benzer. Sen İsaya değer ver, eşeğe değil. Eşeğe benzeyen tabiatını akıl İsasının üzerine çıkarma. Bırak bedenin ruhuna hizmet etsin, ulvi gayelerin peşinde yorulsun. (2/1871)
Rumi başka bir yerde de şunları söyler: “Bak atın da gözü var, şahın da. Ama iyi bir at kendi gözüyle değil sahibinin gözüyle görür. Baş gözün de itaatli bir at gibi olmalı, kendisini yönlendiren akıl ve basiret padişahına uymalı. (2/47 )
Yukarıdaki bahislere bakan okuyucu yine şöyle sora- bilir: “Mademki bedeni isteklere değil akla uymalıyım. O halde bedeni isteklerin bana verilme sebebi nedir?”
Rumiye göre bunun sebebi bu dünyanın bir imtihan dünyası olmasındandır; şayet imtihan olmazsa kimin ham kimin olgun olduğu bilinemez:
Çün adû nebved cihâd âmed muhal
Şehvetet nebved nebâşed imtisâl
Hin mekün hodrâ hasi ruhban meşev
Z’ân ki iffet hest şehvetra girev
“Hiç düşman olmadan cihad olur mu? Yolumuzu kesen şehvet olmadan da emre uymanın değeri anlaşılmaz. O halde papazlaşıp kendini hadım etmeye kalkma, o şehvete rağmen iffetli kalmaya gayret et.” (5/580,82) “Tanrı insanda insanlıkla hayvanlığı bir araya getirdi. Ta ki zıt zıttı ile belli olsun. Ademle iblis, Musa ile Firavun, İbrahim ile Nemrut, Hz. Peygamber ile Ebu Cehil ‘in farkı ortaya çıksın”.(F.117)
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Rumiye göre iki türlü güzellik ve çirkinlik söz konusu: Ten güzelliği, can güzelliği. Bizim kendi bedenimizi seçme şansımız yok, ama ahlakımızı güzelleştirmek ve güzel bir iç portresi yapmak kendi elimizdedir. Tanrı katında da asıl önemli olan bu portredir. Rumi bununla ilgili olarak Mesnevide şu temsili hikâyeyi anlatıyor:
Yüz çirkini, can çirkini: Bir sultanın iki kölesi vardı. Biri zenciydi fakat güzel huyluydu; diğeri ise simaca güzel fakat huyca çirkindi. Sultan imtihan kastıyla güzel olanını bir işe gönderdi ve diğerine dedi ki:
-“Ben senden çok memnunum, fakat şu arkadaşın senin için söylemediğini bırakmıyor, hırsızdır, hayâsızdır, diyor. Bu sözlere cevabın nedir?
Köle ona şu umulmadık cevabı verdi:
-“Yüce sultanım! Ne diyebilirim. Bende onun saydığı kötü huylardan çok daha fazlası var. Ama anlaşılan arkadaşım iyiliğinden bunların çoğunu saklayıp pek azını söylemiş”. Bunun üzerine Sultan:
-“Peki. O senin kusurlarını saydığı gibi şimdi sen de onun bildiğin kusurlarını söyle” diye emretti. Köle:
-“Onun kusurlarından biri muhabbettir; biri vefa, diğeri cömertliktir. Bir ayıbı fedakârlık, öbürü tevazudur vs.“ diyerek ne kadar güzel özellik varsa hepsini bir bir saydı.
Sultan daha sonra onu bir işe gönderip dışarıdaki yakışıklı beyaz kölesini çağırdı ve ona da berikine söylediklerini tekrar etti:
Bunları işiten köle öfkeden köpürdü ve bir yandan kendisini temize çıkarırken diğer yandan dışarıdaki arkadaşı hakkında söylenmedik kötü laf bırakmadı. Bunun üzerine sultan onu huzurundan kovdu ve şöyle dedi:
-Ey canı kokmuş kişi! Onun yüzü siyah ama içi bembeyaz; seninse yüzün beyaz ama kalbin kararmış, çürümüş. Def ol, çabuk benden uzaklaş. (2/32)
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Rumiye göre gerçek bir insan olmak hiç de kolay değildir. O bu durumu Diyojen hikâyesine benzeyen şu nükteyle açıklıyor. Biz de bu yazımızı onunla bitirelim:
İnsan arıyorum:
- Bir rahip güpegündüz elinde bir kandille çarşı pazar dolaşıp dururdu. Bir ahmak ona sordu:
-Böyle güpegündüz elinde kandille çarşı çarşı, dükkân dükkân dolaşmaktan maksatın ne!
-Bir insan arıyorum
-Allah, Allah. İşte çarşı pazar insan dolu ya.
-Hayır hayır. Öyle değil. Ben gerçek bir insan arıyorum. Onu bulsam da ayaklarına toprak olsam. (5/118
alntı..