Meşrutiyetin ilk seneleri, bir Cuma günü. Adam boyu kar yağdı. O gün Âkif’in haz etmediği şeyler işlemedi; Araba, tramvay, şimendifer ve vapur... Çapa’daki bizim eve o gün sütçü, ekmekçi gibi adamlar bile gelmediler. Öğle yemeğinden sonra biz hâlâ ekmekçiyi beklerken nihayet kapı çalındı; fakat.... Akif bey gelmişti! Bıyığının yarısı donmuştu. Şaşırdım. Nasıl geldiğine hayret ettim: “Beylerbeyinden nasılsa Beşiktaş’a bir vapur işlemişti”. “Bu kadar mı?” dedim. Tabi ki bu kadardı. Ve tabî ki Beşiktaş’tan Çapa’ya işleyen bir şey yoktu; ancak bunu sormağa da lüzum yoktu: çünkü Beşiktaş’tan Çapa’ya bu havada insanlar yürüyerek de gelirdi. Bu karda, tipide yaya yürünülen mesafeye ben şaştıkça Âkif de benim hayretime şaşıyordu:
“Gelmemem için kar, tipi kâfi değil, vefat etmem lâzımdı. Çünkü geleceğim diye söz vermiştim.” İnsanların birbirlerine verdikleri sözün bu kadar korkunç bir şey olması o gün beni ürküttü.
- Âkif, dedim; sen eğer verilen sözün manasını bu türlü anlıyorsan bana izin ver de ben bu türlü anlamayım. Benim verdiğim sözün şiddetli bir lodosa bile tahammülü yoktur!
- Ben böyleyim!
Dedi.
-Ben de böyleyim!
Dedim.
Bu vak’adan sonra ona söz vermekten korktum. Dediğim gibi onun gözünde ne karayel fırtınası, ne diz boyu kar “mazereti meşrua” değildi.
Alıntı...
“Gelmemem için kar, tipi kâfi değil, vefat etmem lâzımdı. Çünkü geleceğim diye söz vermiştim.” İnsanların birbirlerine verdikleri sözün bu kadar korkunç bir şey olması o gün beni ürküttü.
- Âkif, dedim; sen eğer verilen sözün manasını bu türlü anlıyorsan bana izin ver de ben bu türlü anlamayım. Benim verdiğim sözün şiddetli bir lodosa bile tahammülü yoktur!
- Ben böyleyim!
Dedi.
-Ben de böyleyim!
Dedim.
Bu vak’adan sonra ona söz vermekten korktum. Dediğim gibi onun gözünde ne karayel fırtınası, ne diz boyu kar “mazereti meşrua” değildi.
Alıntı...