Aþk, Hayat ve Ölüm

Kapat
X
 
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
Yeni mesaj
  • Yağmur
    • Oct 2026

    #1

    Aşk, Hayat ve Ölüm


    Yere düşen sararmış yaprağın sana öğrettiği hüzünle baktın ağaçlara...
    Rüzgâr esiyor ve sırası gelen yaprak düşüyordu yere...
    Öte yandan topraktan ağacın köklerine yine bir can yürüyordu.
    Sonbaharın içinde ilkbahar, ölümün içinde hayat saklıydı.
    Yaprağın ölümü ağaçta başlıyordu.
    Ama ölüm asla bir yok oluş değildi.
    Ölüp ölüp dirilmenin sırırını o gün bu sarı yapraklar fısıldamıştı sana.
    Bunu öğrendiğin gün, kıyametin bu dünyada başladığını, ölümü içinde hep gezdirmen gerektiğini kavradın.
    Sonra bir kelebeğin ölüsünü gördün yaprakların arasında...
    Sonra çığlık çığlığa uçuşan bir kuş sürüsü böldü dikkatini.
    Göçmen kuşlar olmalıydı bunlar...Sıcak iklimlere göçüyorlardı.
    Ölüm de öyleydi işte...Bu dünyadan sıkılan ruh, ölümle ebediyete kanat çırpıyordu.
    Eve döndüğünde gördün ki bir kardeşin doğmuş...
    Hayat işte, demeye kalmadan, komşunuzun öldüğünü işittin.
    Hayat'ı ölüm takip etti.

    *
    Güneşi, ayı ve yıldızları tabir eden Yusuf'u hatırla şimdi.
    Kuyu, ölüm müydü hayat mıydı?
    Ve İbrahim'i...Ateş, ölüm müydü, hayat mıydı?
    Eğer, ölümle hayatı ayırmaya kalkarsan bitmez sorular...
    Birliği görmek gerek.
    Kızgın çöllerde hangi dersi öğretir develer...
    Dağ başlarında kartallar...
    Sen, oturmuş ölene ağlıyor, doğana seviniyorsun.
    Peki hangisi daha gerçek ve aşk bunların arasında nerede duruyor?
    Bunu anlamak için, seccadene iyi bak...
    Dünyanın sana sunduğu şekerin zehir olduğunu başka türlü nasıl öğrenebilirsin.
    Güvercinler, neden hep cami avlularında olurlar?
    Neden şadırvanlardaki suyun sesi bir başkadır?
    Ezan sesi, nasıl böler gecenin karanlığını da aydınlığın kapısını açar
    ve güneşi çağırır dünyaya...
    Güneş, batınca yok olmaz ki, yeniden doğar.
    Ölmek ve dirilmek üzerinde düşünürken bunları da fikret...
    Ama güneşi yeniden doğuran nedir ki aşktan başka?
    .....
    *
    Ey ağaçtan yere düşen yaprak...
    Geldiğin yer topraktı yine ona döndün...
    Varlık çıktı, gölge kayboldu. Çöl, susuz; ağaçlar yapraksız değil.
    Kuş, kafesini kırıp dallarına konuyor. Şahidi benim.
    Biliyorum ki akşamın indiği yerde karanlık yok.
    Perdeyi aç. Güneş doğdu, sabah oldu.
    Ne olduysa işte orda oldu. Aşkın kapısında, gördün ki kelimeler hayat buldu.
    Ölen yokmuş aslında...Âşıklar ölmez imiş.
    Şimdi önünde durduğun kaya, bir ayna...
    Neler gösteriyor, neler söylüyor sana...
    Seni buldum, gittin sanmıştım gitmemişsin. Giden benmişim.
    Ey aşkın Sultanı! Senden güzel ne var ki?
    Ateşe atacaklarsa atsınlar, suda boğacaklarsa boğsunlar...
    Kardeşim Yusuf gibi kuyulara atsınlar, sonra çıkarıp köle diye satsınlar...
    Onların ki bir rüya, bir hayal...
    Sen, neredeysen ben oradayım.
    Senin olduğun yerde ne korku, ne keder...
    Yeter ki çağır beni...Sen, çağırmazsan ben gelemem.
    Yoldayım ama sen tutmazsan elimden ben yürüyemem.
    Sen, izin vermezsen hiçbir söz diyemez dilim.
    Gözüm görmez, işitmez kulağım.
    Hicranınla ateşler içinde yanar yanar da kül olurum.
    Külüme yine sen can verirsin.
    Sen dilersen açılır kapın.
    Bana kader burcundan bir inayet gönder.
    Bana bir tebessüm bağışla... Yolun sonu o tebessümdedir çünkü...
    Sen gelirsen kalbim saray, sen gelmezsen ölüm o zaman var.
    Ben aşka talibim.
    Aşk varsa ne hayat ne ölüm var.
    Aşk varsa sen varsın.
    Sen...

    Mustafa Özçelik
Hazırlanıyor...