Ýslamiyet ve Kürtler üzerine 7 soru 7 cevap 1.nci cevap

Kapat
X
 
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
Yeni mesaj
  • CUMHUR
    Özel Üye
    • Jan 2008
    • 3965

    #1

    İslamiyet ve Kürtler üzerine 7 soru 7 cevap 1.nci cevap

    “İslamiyet ve Kürtler üzerine 7 soru 7 cevap” konulu makaleye yapmış olduğum yorum sebebiyle, şahsıma hitaben yazılan 5 maddelik cevapta zikredilen hususlarla ilgili olarak, sırasıyla;
    1- Şuurlu Müslümanların özellikle de Risale-i Nur’a vakıf olanların; toplumda yaşanan sorunlar karşısında suskun kalmayıp, İslami çözüm sunmaları kadar doğal bir şey olamaz. Özellikle de, bugünkü malum problem karşısında; değil suskun kalmak, belki her imkanı kullanarak mevcut ateşin söndürülmesine, kardeşin kardeşi öldürmesine engel olunması, mutlak bir vecibe olduğu açıktır.
    Bu bağlamda, söz konusu bölge insanının “nurcular bizim hukukumuza çözüm sunamıyor” umutsuzluluğuna düşmemesi için elbette elden gelen her şey yapılmalıdır. Ancak, bu meselede kaş yapayım derken göz çıkarmamak, ateşe körükle gitmemek ve hayra hizmet edeyim derken şerre alet olmamak konusunda çok müteyakkız davranmak gerekir. Açıkçası, faraza beşte biri teşkil eden insanımızı ikna edelim derken; beşte dördü teşkil eden diğer insanların “nurcular da artık Kürtçülük yapıyor” algısına kapılmalarına meydan vermemek gerekir. Bu hassas dengeyi çok iyi korumak zarureti bulunmaktadır.

    Öncelikle, mevcut tablo çok iyi analiz edilmelidir. Açık bir ifadeyle; Kürdistan denilen bölgenin önemli bir kısmı, bugün tam bir ateş çemberi içindedir. Devlet otoritesi son derece zayıflamış, asayiş zoraki temin edilmeye çalışılmakta ve insanların can güvenliği bulunmamaktadır. Kısacası ortalık güllük gülistanlık değildir, sorunların masa başında konuşulması için elverişli bir ortam yoktur, kısa süre içinde de olması beklenmemektedir. Ortada ilan edilmemiş, nasıl ve ne zaman sona ereceği bilinmeyen çirkin bir savaş vardır. Başlangıçta, Jandarma ve polis gibi sıradan asayiş güçleri ile önlenmesi mümkün olan bir hadise, yanlış taktik sonucu ya da bilinçli bir ihanet saiki ile Dünyanın sayılı askeri güçüne sahip olan bir orduya havale edilerek, otuz yıldan beri; onbinlerce asker, yüzlerce tank top ve uçak kullanılmasına ve milyarlarca dolar maliyete rağmen gelinen noktada sorun çözülememiş tersine içinden çıkılamaz bir hale getirilmiştir. Sonuçta Ordu ve Devlet madden ve manen yıpranmış, yöre halkının önemli bir kısmı Devlete ve Orduya düşman hale gelmiş, geri kalanı da güvenini yitirmiştir.
    Sorumluluk mevkiinde bulunanlar, çözüm konusunda yeterince hazırlıklı değillerdir. Neyi nasıl çözeceklerine dair somut bir planlarının olduğu bilinmemektedir. Diğer taraftan, devlete karşı hak iddiası ile silahlı başkaldırıda bulunanların ise nihai hedeflerinin ne olduğu bilmemektedir. Kendi aralarında da bu konuda tam bir mutabakat olmadığı anlaşılmaktadır. Kimileri, devletle-bayrakla bir sorunları olmadığını belirterek, nispeten masum bir şekilde, ana dilde eğitim hakkı, yerel isimlerin iadesi ve Anayasadan Türklük tekelinin kaldırılması gibi noktaları yeterli görürken; kimileri, Türk bayrağı yanında ikinci bir bayraktan ve özerklikten bahsetmekte; daha aşırı giden kesim ise, Devletin bayrağını yakıp, askerine kurşun atmakta ve özgürlük mücadelesi verdiklerini ileri sürerek, ayrı bir devlet hayali kurmaktadırlar.
    Görünürde konjonktüre göre, fakat gerçekte bugünkü güce ulaşmalarını sağlayan iç ve dış mihrakların talimatlarına göre hareket ettikleri konusunda ciddi kuşkular vardır. (Gazeteci Avni Özgürel’in şehadetiyle; hareketin başı, "Ben bu meseleyi bitirirsem beni de bitirirler" şeklinde itirafta bulunmuştur.)
    Bu noktaya gelinmesinde, sorumluluk mevkiinde bulunan siyasilerin soruna yanlış teşhis koymalarının ve çözümü askere havale etmiş olmalarının kuşkusuz büyük payı vardır. Bunun yanında Cumhuriyet döneminde, son hadiseden önce meydana gelen çeşitli hadiseler karşısında; devlet organlarının, adil davranmayıp suçlu ile suçsuzu ayırt etmeden bölge halkına zulmetmesi gibi bilinen yanlışların da bugünkü hadiseye uygun zemin hazırlamış olması bakımından çok büyük tesiri bulunmaktadır. Hatta daha gerilere gidilirse, Kürt meselesinin temelinde tarihi nedenler olduğu görülür. Kürt aydını C. Ali Bedirhan’ın 1933 yılında M. Kemal’e gönderdiği mektupta açıkça ifade ettiği gibi; “Kürtlerin kimlik talepleri Cumhuriyet tarihi kadar eskidir ve de Türkiye’de Kürdistan meselesi, Kürt ümerasının İdris-i Bitlisi vasıtasıyla Yavuz Sultan Selim’e, biat ettikleri günden beri mevcuttur.”
    Ancak sebebi ne olursa olsun, takdir edilir ki; devlete karşı silahlı başkaldırı ile hak elde etmeye çalışmanın hiçbir haklılığı olamaz. Böyle hareket edenler, vicdanen haklı nedenlerle hareket etmiş olduklarına inansalar bile hukuken haksız duruma düşerler. Hiçbir demokraside sorunlar silahla çözülmez. Sorunların demokratik yolla çözülebilmesi için de uygun bir ortamın bulunması gerekir. Sorunun demokratik yollarla barış içinde çözülmesini istemeyenler sürdürülen savaşın da sona ermesini istememektedirler. (Barış yanlısı Eşref Bitlis Paşa ve ekibinin faili meçhul cinayetlerle tasfiye edilişini unutmamak gerekir.)
    İşte böyle bir savaş ortamında Müslümanların, özellikle de Nurcuların çok müteyakkız olmaları gerekir. Esasen çözüm için, sağda solda çare aramaya gerek yoktur. O topraklarda yetişmiş, sorunların içinde yaşamış, Osmanlı’yı da Cumhuriyet dönemini de çok iyi bilen Bediüzzaman’a kulak vermek gerekir.. Bunu yaparken de o zatın talebesi olduğunu iddia eden bazıları gibi, (Prens Sabahattin’in adem-i merkeziyet fikrinin mahzurlarını ifade etmiş olduğu bilinmesine rağmen) çözüm eyalet sistemindedir diye iddia etmemek ve de malum hareketin siyasi uzantısı olan partiden milletvekili seçilen dindar görünümlü bir şahsın yaptığı gibi, “… lisân-ı Arabî vâcip, Kürdî câiz, Türkî lâzım kılmak.” sözünden, “… Said Nursi de Kürtçe eğitim istemişti” hükmünü çıkarmamak gerekir.
    Denilebilir ki; madem demokrasi var, eyalet sistemini de diğer önerileri de tartışabilmeliyiz. Elbette tartışabiliriz. Ancak, bu tartışma eğer barış ortamında yapılırsa anlamlı olur. Aksi takdirde, silahların gölgesi altında yapılacak olan her tartışma; malum başkaldırı hareketinin en aşırı uçta bulunan ayrılıkçı kesimin hanesine yazılacaktır. Bu sonuç kaçınılmazdır. Bölgedeki gelişmeleri yakından takip edenlerin bileceği gibi; bugüne kadar devletin attığı her olumlu adım, malum hareket tarafından bölge halkına “bu haklara sayemizde kavuştunuz” şeklinde aktarılmaktadır. Bugünkü savaş ortamında, İslami çözüm adı altında ve çok iyi niyetle de olsa eyalet sistemi gibi tartışmaya açık hassas konularda atılacak her adım, malum başkaldırı içinde olanların hanesine yazılacak ve onların başarısına katkı sağlayacaktır. Oysa yukarıda da ifade edildiği gibi onların nihai hedefleri belli değildir. Ne eyalet sistemi ne de ana dilde eğitim onları durdurmaya yetmeyecektir. En başta, hareketin bu denli güce ulaşmasını sağlayan mihraklar buna izin vermeyecektir.
    Bu durumda kanaatimce nurculara düşen görev; öyle zorlama tevil ve yorumlarla Bediüzzaman’ın güya eyalet sistemini istediği gibi, sonucu itibariyle ayrılık taraftarlarına destek anlamına gelecek fikirleri serdetmek yerine, onun Kürt ve Türklerin ayrılmaz bir bütün olduğu mealindeki fikirlerine yer vermek gerekir. Tıpkı, o mümtaz Zat’ın “…Fırtına ve zelzele zamanında, değil, içtihad kapısını açmak, belki pencerelerini de kapatmak maslahattır. Lâübâliler ruhsatlarla okşanılmaz; azîmetlerle, şiddetle ikaz edilir”. tarzındaki veciz ifadesinde işaret edildiği gibi müteyakkız olmak gerekir.
    Kaldı ki; bugünkü ortamda, İslami çözüm adı altında da olsa, söz konusu milliyetçi duyguları okşayacak her atılım, her öneri “işte siz de bizimle aynı noktaya geldiniz, yanlıştan döndünüz.” aksülameli ile karşılaşacaktır. Bunu anlamak için Kürt sosyolog, İsmail Beşikçi’nin Said Nursi ve Nurcular hakkındaki fikirlerine bakmak yeterlidir. Evet bu saatten sonra yüz tane sempozyum da yapılsa, çok değerli fikirler de ileri sürülse, malum hareketin sempatizanlarını ikna etmek ve bu kanaatlerini değiştirmek mümkün değildir. Bu tür çalışmalar bundan otuz yıl önce yapılabilseydi anlamlı olabilirdi. Gelinen noktada olsa olsa bu tür çalışmalar, Türk-İslam Sentezi misali Kürt-İslam Sentezi olarak damgalanmaya mahkumdur. Bunun yerine, her şeyden önce kayıtsız şartsız silahlı başkaldırının sonlandırılması gereği üzerinde durulmalı ve eğer imkan varsa bölge halkı bu yönde bilinçlendirilmelidir. Ancak ondan sonra kimlik konusu, anadilde eğitim meselesi ve diğer Anayasal haklar için çözümler konuşulabilir. Her şeyden önce bölge halkı, Türklerle ortak yaşama iradesini gösterebilmeli ve savaşa hayır diyebilmelidir. Çözüme bu noktadan başlanabilir. Eyalet fikrinde ısrar edildiği takdirde, kaçınılmaz olarak bölge dışında yaşayan Kürt kökenli yurttaşlarımız en büyük sıkıntıyı çekecek ve çevrelerinde istenmeyen insanlar durumuna düşerek, bölgeye göçe zorlanacaklardır. Bunun sonucu tam bir bölünmedir. Eyalet düşüncesinde olanların bu sonucu görmeleri gerekir.
    Esasen bu meseleye çözüm aranırken, en baştan “Kürt açılımı” adı konularak talihsiz bir şekilde iş zora sokulmuştur. Oysa onun yerine “Demokratik açılım ve insan haklarının karşılanması” gibi herkesin mutabık kalabileceği bir çerçevede ele alınmış olsaydı ve de onun altında mesela fıtri bir insan hakkı olarak; herkesin anadilini serbestçe kullanması ve eğitim imkanının sağlanması, kültürel olarak belde isimlerinin tarihi kimliklerini yansıtacak şekilde orijinal halinde kullanılması, değişik etnik kökene sahip insanları rencide eden ve dışlayıcı bir fonksiyonu olan ve ilköğretim okullarında törenlerde okutulan “andım” gibi bugünkü dünyada hiçbir anlamı olmayan uygulamaların ve ayrıca mevcut Anayasa ve diğer yasalardan çeşitli etnik kimliklere sahip yurttaşlar üzerinde ırkçılık ve dışlayıcılık algısı uyandıran ifadelerin çıkarılması gibi hususlar, çok daha kolaylıkla ele alınabilir ve ortak bir çözüm bulunabilirdi.
    kaynak:risale akademi
    rafet kalyoncu

    alıntı
    Hatırlar mısın? Doğduğun zaman, sen ağlardın gülerdi alem. Öyle bir yaşam sür ki, mevtin sana hande olsun. Halka matem...
    Ölüm, sevgiliyi sevgiliye kavuşduran bir köprüdür
Hazırlanıyor...