Göz hizasý

Kapat
X
 
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
Yeni mesaj
  • CUMHUR
    Özel Üye
    • Jan 2008
    • 3965

    #1

    Göz hizası

    Doğan Cüceloğlu

    Kaliforniya' da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi' nde öğretim üyesi



    olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi



    çekmeye başlamıştı.


    Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel



    bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir


    öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi,



    çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve


    itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, 'Armudun iyisini ayılar yer' düşüncesi


    oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi



    sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu


    biriydi.


    Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç



    adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora



    öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör



    olmak istiyor.


    Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders


    çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda



    şöyle bir konuşma geçti:


    'Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?


    'Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini


    'Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?


    Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan


    kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak


    kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda


    Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'


    Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, 'O şahane bir insan;


    o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim'


    dedi.


    O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının


    erkeğine, 'Sen benim kahramanımsın' duygusu içinde


    bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım.


    Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum


    ve o kişiyi kıskandım.


    'Nasıl yani?' dedim.


    'Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği


    için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa


    ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla


    buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor.


    Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu,


    hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede


    kalıyor, geceleri ona bakıyor.'


    Kendime kızdım.Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım.Ben güya en yüksek


    eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala


    dış görünüşe göre yargılıyor ve onu 'ayı' olarak görüyordum. İçimdeki


    pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği


    aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama


    baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer'


    diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık, sık bu benzetmeyi


    duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl


    etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş


    olmalıydı.


    Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los


    Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada


    oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup


    olamayacağını sordum. 'Kendilerine bir sorayım, eminim


    sizinle tanışmak isteyeceklerdir, ' dedi ve iki gün sonra, 'Ailemle


    konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,'


    dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin


    yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara


    uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.


    Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, 'O gün ben de aileme gidecektim;


    isterseniz beraber gidebiliriz, ' dedi. Ailesine haber


    verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach'ten


    sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında


    Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada


    buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi.


    Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.


    Ziyaret ettiğim bu güler yüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi


    çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un


    torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar


    doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir


    davranış olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi


    konuştuğunu sordum. 'Evet' yanıtını alınca, kendisi


    çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum.


    'Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da


    çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım.


    Biz böyle biliyoruz', dedi. Tüylerim diken diken oldu.


    Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık


    alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek


    konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da


    vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara


    kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına


    kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki


    öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz


    çökerek konuşan dede George'a 'Beyefendi, çocukların göz


    hizasına inerek konuşuyorsunuz!' dedim. Bana biraz şaşkınlıkla


    gülümseyerek, 'Tabii, onlar küçük insanlar!' yanıtını verdi. Öyle


    bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde


    bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu.


    O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.


    Bu güler yüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi


    Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle


    ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme


    havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin


    zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında


    telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten


    arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek


    için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka


    bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize


    durumu şöyle açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her hafta


    biriyle dört saat baş başa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le


    randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat


    etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme


    olanağı kaybolmuş.


    Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği


    belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az


    işi kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık


    duygusu, bir 'keşke' olmayacak.


    Sally'e sordum: 'Baban seninle randevulaşır mıydı?'


    'Evet', dedi, 'yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla baş başa zaman


    geçirirdi. Ve ilave etti, 'Biz böyle gördük, böyle


    biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!'. Gülümseyerek,


    'Nereden biliyorsun?' diye sordum.


    'Biz Frank’la konuştuk' diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan


    çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.


    Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın


    karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da


    acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce


    kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi


    çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı.


    Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.


    Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle


    ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım


    kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne


    yapabilirim? ' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir.


    Sally'nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun


    davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, var oluşun



    beş boyutunu da doya, doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze


    konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen



    sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN'ı beslenir.


    Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum,


    seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel



    olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık


    biriyim!' diye yoğrulur.


    Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, var oluşun beş boyutunda beslenmiş



    ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır.
    alıntı....
    Hatırlar mısın? Doğduğun zaman, sen ağlardın gülerdi alem. Öyle bir yaşam sür ki, mevtin sana hande olsun. Halka matem...
    Ölüm, sevgiliyi sevgiliye kavuşduran bir köprüdür
Hazırlanıyor...