Yıl 1987. Daha şubat fırtınasına 10
yıl var. Hava ılıman, soğuk ve dalgalı değil. Buna rağmen sıkıntılı bir yıl
geçirdi.
Görev için Heybeliada'ya giderken
ailesini de götürmeye karar verdi. Eşi ve iki çocuğuyla birlikte askerî tesise
yerleşti. Önce adada kısa bir gezinti yaptılar. Karınları acıktı. Akşamüzeri
yemek için gazi...noya geçtiler.
Her şey normal görünüyordu. Bir olağanüstülük yoktu.
Kendilerine ayrılan masaya oturdular. Kızının gözü dönen tavukta idi,
'Babacığım ben bu tavuktan istiyorum' dedi. 'Peki' dedi. Servisler açıldı,
garsonlar siparişleri aldı. Hayret, uzunca bir müddet geçti, ancak masaya
uğrayan yok. Bir bardak su bile konmadı. Neden sonra bir şeylerin ters
gittiğini anladı. Tesisin müdürü Necmi Üsteğmen arkadaşıydı.
Onun çağırdığını söylediler, gitti. Duydukları karşısında
dondu kaldı, ne yapacağını bilemedi. Necmi mahcup bir sesle 'İskenderciğim gel
bizim eve gidelim, istersen seni misafir edeyim' dedi. Ama gazinoda yemek
yiyemezsin... Çünkü dedi; 'Okul komutanı telefon etti, eğitim komutanı gelecekmiş,
eşini böyle görürse komutan fırça atarmış, ya başörtüsünü çıkarsın ya da şimdi
gazinoyu, yarın da motorlar çalışmaya başlayınca moteli terk etsin diyor'.
Mesele anlaşıldı. Eşi başörtüsünü çıkarmayacağına göre
geriye tek seçenek kalıyordu. Çevredekilerin şaşkın ve alaycı bakışları
arasında gazinoyu terk etti. Babalık psikolojisi... Kızına tavuk yediremediğine
üzüldü. O gece bütün adayı dolaştı, ancak kızarmış tavuk bulamadı.
Bu anlattığım İskender Pala'nın kitabından sadece bir
sayfa... Herkes onu akademik kimliğiyle bilir. Divan edebiyatı deyince ilk akla
gelen isimlerden. Oysa Pala'nın pek bilinmeyen başka özelliği de var: Askerî
kimliği... Üniformayı sonradan giydi. Akademisyenlik hayalleri kurarken askerî
sınavı kazandı, Heybeliada'daki Deniz Lisesi'ne edebiyat öğretmeni oldu. 12
Eylül'den hemen sonra. Şubat soğuğunda sorgusuz sualsiz kapının önüne kondu.
Askeri şûra toplantılarının ardından 'disiplinsizlik
nedeniyle şu kadar subayın orduyla ilişkisi kesildi' haberlerine aşinayız.
Meğer bu soğuk haberin arkasında ne tür dramlar gizliymiş. İhraçların,
rakamların ötesinde çok derin anlamları varmış. Az çok tahmin etmek mümkün ama
bu kadarını beklemiyordum. İşte İskender Pala'nın anlattıkları... 'Atıldıysa
hak etmiştir' diyenlerin bile duyarsız kalamayacağı bir insan öyküsü.
Ehliyetine söz söyleyen yok. Eserleri ortada.
Vatanperverliği tam, yüz üzerinden yüz. Çalışkanlığını konuşmak abes, onun
gibisi yok. Arkadaşları, en tepedeki komutanları şahit... 'Deniz Kuvvetleri'nin
gururu' diye bakanların sayısı az değil. Herkesin takdirini kazanmış.
Özel misyon bile üstlenmiş. İşte kitaptan bir sayfa
daha... Yıl 1996. Üzerinde kara bulutlar dolaşmaktadır. Gece telefonu çalar.
Karşıdaki kişi 'Yarın Ankara'ya komutanlığa gelin' deyince içi cız eder. Evden
ayrılırken eşine 'Yarın telefon etmezsem, çocukları al ve lojmandan ayrıl' der.
Meseleyi öğrenince rahatlar. Amiral 'Seni komutanımız Güven Erkaya'nın emriyle
çağırdık' der. Söz konusu olan bir devlet işidir...
Türkiye ile Yunanistan arasında Kardak krizi patlamak
üzere... Deniz Kuvvetleri, İskender Pala'dan Osmanlıca bildiği için Kardak
adasının mülkiyeti konusunda araştırma yapmasını ister. Bazı özel ve gizli
bilgilere de ulaşır. Unutması gerektiğini düşünür ve bir daha hatırlamamak
üzere unutur. Kardak konusunda Türkiye'nin elini güçlendiren bilgi ve belgeleri
an be an Güven Erkaya'ya iletir. Çalışmasını başarıyla tamamlar.
Bu olaydan 11 ay sonra şubatın soğuğunda komutanı Güven
Erkaya'nın imzasıyla ordudan ihraç edilir. Suçu mu? Eşinin başörtülü olması, kızının
imam hatipe gitmesi, namaz kılarken bir defa görülmesi... Osmanlıca bilmesi de
sayılabilir. İki darbe arasındaki zaman dilimini 'İlginç zamanlar' diye
tanımladı. Ve yaşadıklarını kitaplaştırdı. Üniformalı 15 yılın hikâyesi bu...
Masal değil hepsi gerçek. Akıcı bir üslup, dokunaklı bir öykü
Mustafa Ünal
yıl var. Hava ılıman, soğuk ve dalgalı değil. Buna rağmen sıkıntılı bir yıl
geçirdi.
Görev için Heybeliada'ya giderken
ailesini de götürmeye karar verdi. Eşi ve iki çocuğuyla birlikte askerî tesise
yerleşti. Önce adada kısa bir gezinti yaptılar. Karınları acıktı. Akşamüzeri
yemek için gazi...noya geçtiler.
Her şey normal görünüyordu. Bir olağanüstülük yoktu.
Kendilerine ayrılan masaya oturdular. Kızının gözü dönen tavukta idi,
'Babacığım ben bu tavuktan istiyorum' dedi. 'Peki' dedi. Servisler açıldı,
garsonlar siparişleri aldı. Hayret, uzunca bir müddet geçti, ancak masaya
uğrayan yok. Bir bardak su bile konmadı. Neden sonra bir şeylerin ters
gittiğini anladı. Tesisin müdürü Necmi Üsteğmen arkadaşıydı.
Onun çağırdığını söylediler, gitti. Duydukları karşısında
dondu kaldı, ne yapacağını bilemedi. Necmi mahcup bir sesle 'İskenderciğim gel
bizim eve gidelim, istersen seni misafir edeyim' dedi. Ama gazinoda yemek
yiyemezsin... Çünkü dedi; 'Okul komutanı telefon etti, eğitim komutanı gelecekmiş,
eşini böyle görürse komutan fırça atarmış, ya başörtüsünü çıkarsın ya da şimdi
gazinoyu, yarın da motorlar çalışmaya başlayınca moteli terk etsin diyor'.
Mesele anlaşıldı. Eşi başörtüsünü çıkarmayacağına göre
geriye tek seçenek kalıyordu. Çevredekilerin şaşkın ve alaycı bakışları
arasında gazinoyu terk etti. Babalık psikolojisi... Kızına tavuk yediremediğine
üzüldü. O gece bütün adayı dolaştı, ancak kızarmış tavuk bulamadı.
Bu anlattığım İskender Pala'nın kitabından sadece bir
sayfa... Herkes onu akademik kimliğiyle bilir. Divan edebiyatı deyince ilk akla
gelen isimlerden. Oysa Pala'nın pek bilinmeyen başka özelliği de var: Askerî
kimliği... Üniformayı sonradan giydi. Akademisyenlik hayalleri kurarken askerî
sınavı kazandı, Heybeliada'daki Deniz Lisesi'ne edebiyat öğretmeni oldu. 12
Eylül'den hemen sonra. Şubat soğuğunda sorgusuz sualsiz kapının önüne kondu.
Askeri şûra toplantılarının ardından 'disiplinsizlik
nedeniyle şu kadar subayın orduyla ilişkisi kesildi' haberlerine aşinayız.
Meğer bu soğuk haberin arkasında ne tür dramlar gizliymiş. İhraçların,
rakamların ötesinde çok derin anlamları varmış. Az çok tahmin etmek mümkün ama
bu kadarını beklemiyordum. İşte İskender Pala'nın anlattıkları... 'Atıldıysa
hak etmiştir' diyenlerin bile duyarsız kalamayacağı bir insan öyküsü.
Ehliyetine söz söyleyen yok. Eserleri ortada.
Vatanperverliği tam, yüz üzerinden yüz. Çalışkanlığını konuşmak abes, onun
gibisi yok. Arkadaşları, en tepedeki komutanları şahit... 'Deniz Kuvvetleri'nin
gururu' diye bakanların sayısı az değil. Herkesin takdirini kazanmış.
Özel misyon bile üstlenmiş. İşte kitaptan bir sayfa
daha... Yıl 1996. Üzerinde kara bulutlar dolaşmaktadır. Gece telefonu çalar.
Karşıdaki kişi 'Yarın Ankara'ya komutanlığa gelin' deyince içi cız eder. Evden
ayrılırken eşine 'Yarın telefon etmezsem, çocukları al ve lojmandan ayrıl' der.
Meseleyi öğrenince rahatlar. Amiral 'Seni komutanımız Güven Erkaya'nın emriyle
çağırdık' der. Söz konusu olan bir devlet işidir...
Türkiye ile Yunanistan arasında Kardak krizi patlamak
üzere... Deniz Kuvvetleri, İskender Pala'dan Osmanlıca bildiği için Kardak
adasının mülkiyeti konusunda araştırma yapmasını ister. Bazı özel ve gizli
bilgilere de ulaşır. Unutması gerektiğini düşünür ve bir daha hatırlamamak
üzere unutur. Kardak konusunda Türkiye'nin elini güçlendiren bilgi ve belgeleri
an be an Güven Erkaya'ya iletir. Çalışmasını başarıyla tamamlar.
Bu olaydan 11 ay sonra şubatın soğuğunda komutanı Güven
Erkaya'nın imzasıyla ordudan ihraç edilir. Suçu mu? Eşinin başörtülü olması, kızının
imam hatipe gitmesi, namaz kılarken bir defa görülmesi... Osmanlıca bilmesi de
sayılabilir. İki darbe arasındaki zaman dilimini 'İlginç zamanlar' diye
tanımladı. Ve yaşadıklarını kitaplaştırdı. Üniformalı 15 yılın hikâyesi bu...
Masal değil hepsi gerçek. Akıcı bir üslup, dokunaklı bir öykü
Mustafa Ünal