Kendini arayan adam(görmediðimiz þeylere nasýl inanacaðýz?)

Kapat
X
 
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
Yeni mesaj
  • CUMHUR
    Özel Üye
    • Jan 2008
    • 3964

    #1

    Kendini arayan adam(görmediğimiz şeylere nasıl inanacağız?)

    Görmediğimiz şeylere nasıl inanacağız?
    Arkadaşımın, ilk tanıştığımız andaki gibi rahat ve çevresine hâkim tavrının silindiğini, tedirgin, endişeli ve tatlı bir panik içine girdiğini hissediyordum.
    Bütün gayretime rağmen yemekleri o ısmarladı. Çaylarımızı yudumlarken:
    "Sorunun cevabını konuşalım istersen" dedim. "Burası daha sakin."
    Ben, sohbete burada de devam edeceğimizden emin olduğum için yemek boyunca düşünmüş ve yol arkadaşımın sorduğu sorunun cevabını, Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur Külliyatından okuduğum satırlarda bulmuştum.
    "Önce sorusunu ikinci kısmından başladım" dedim.
    "Malumdur ki bir şeyin varlığını bilmek ayrı, mâhiyetini bilmek daha ayrıdır. Kâinatın içinde çok unsurlar vardır ki, aklımızla onların varlıklarını bildiğimiz halde, mahiyetlerini bilemeyiz. Meselâ, ruh, akıl, hayâl, yerçekimi kanunu, elektrik, his, şefkat gibi birçok şeyin varlığını bildiğimiz halde, mâhiyetlerini bilememekteyiz. 'Eser, ustasını idrak edemez' kaidesince, bizim aklımız da, onu yaratan Zatın mahiyetini, hakikatını anlayamaz. Çünkü akıl, Hâlık'ın mâhlukudur. Her mâhluk gibi aklın da bir sınırı vardır. Sınırlı gücü olan mâhluk, Cenab-ı Hakkın kudsî mâhiyetini idrak edemez, anlayamaz. Her kıyasında ve tahmininde hata eder, yanlışa sapar.
    "Cenab-ı Hakkın bütün sıfatları nihayetsizdir, mutlaktır, ezelî ve ebedîdir. Akıl ise sınırlıdır, kayıtlıdır, belli intikâl kapasitesi vardır. Bunun içindir ki sınırlı olan sınırsız olanı; mahdut olan mahiyetsiz olanı, başlangıcı ve sonu olan, ezelî ve ebedî olanı kavrayamaz, anlayamaz, bilemez.
    "Cenab-ı Hakkın misli, benzeri, zıddı olmadığı için, akıl ona ulaşamaz onu tahmin edemez. Çünkü, Allah-ü Tealâ kâinat cinsinden değildir ki, biz onu kâinatın içindekilerine kıyas edelim. Onun için mahiyeti, bizim idrak edeceğimiz veya tahmin edeceğimiz hiç mâhiyete benzemez. Bizler tahmin ve yorumlarımızı, bildiklerimizle, duyduklarımızla ve hayâl gücümüzle yaparız. Bu yüzden mahluk (yaratılmış) olan kendi kabiliyetimizle, Hâlık olan (yaratan) Cenab-ı Hakkın mâhiyetini, ne durumda olduğunu veya neye benzediğini bilemeyiz.
    "Görülmeme konusuna gelince; bilindiği gibi varlık âlemi, beş duyu ile bilinenden ibaret değildir. İnsan, gözleri ve maddî ve cismanî varlıkları görür. Dili tatları, kulağı da sesleri hisseder.
    "Görmediğime inanmam' demek, aklın vizafesini göze yüklemek demektir. Çünkü görünmemek, olmamaya delil olmaz. Bu âlemde görebileceğimiz bir kısım hususları, gözle göremediğimizden dolayı inkâr edemeyiz. Bunun için beş duyumuzun vazifelerini, kendi alanlarında kullanmak lâzımdır. Kulağımızı görme işinde, dilimizi duyma işinde kullanamadığımız gibi, gözümüzü de idrak etmek, ihata etmek, anlamak işinde kullanamayız. Bu işi akıl yapar. Meselâ, bir annenin çocuğuyla alâkadar olduğunu gözle gördüğümüz halde, sevgisini ve şefkatini göremeyiz. Onu akıl ile hissederiz. Bir muhteşem yapıyı gözümüzle görebiliriz. Ama onun hârika sanatını ancak aklımızla ortaya koyabiliriz.
    Cenab-ı Hakkın görünmemesi, şiddet-i zuhurundan ve zıddının olmamasındandır. Hatta en şiddetli parlaklığı sırasında güneşin dahi görünmesi mümkün olamamaktadır. Bediüzzaman Hazretlerinin bu mevzuda çok güzel bir sözü vardır: "Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür."
    Yol arkadaşım, son cümleyi tekrarlattıktan sonra takdirle başını salladı. Yüz ifadesinden tatmin olduğunu anlıyor ve için için seviniyordum.
    Otobüsümüz tekrar hareket ettiğinde, uzun süren sohbetimizle onu sıkmış olabileceğimi hesaplayarak konuyu değiştirdim ve rastgele şeyler konuşmak istedim. Ama o, bir türlü kendi âleminden çıkamıyor veya çıkmak istemiyordu. Derin bir düşünce ile bazı şeyleri yakalamak ve bulmak hissi yüzüne aksediyordu.
    Çevremizdeki yolcuların gözleri yine bizdeydi. "Hadi ne duruyorsunuz, sohbetinize başlasanıza" der gibi bir halleri vardı âdeta.
    Bu sessizlik fazla sürmeden, arkadaşım yine soruların başladı:
    "Hocam, Allah'ın var olduğunu ve bu kâinatı yarattığını kabul edelim. O zaman Allah'ın kendisi nasıl var olmuş? Onu yaratan kimdir?"
    Bu sorunun sorulacağını hissettiğim için gülümsedim. Yol arkadaşım bunu yanlış yorumlayarak:
    "Hocam" dedi. "Belki bu sorular size çok garip ve yanlış gelebilir. Ama konuşu lütfen benim açımdan değerlendirin. Siz, hiç dünya görmemiş bir adama bu dünyayı gezdiriyorsunuz. Ben, sizin âşina olduğunuz âlemlerin yabancısıyım. Bana o âlemleri gezdirip tanıttığınızı unutmayın."
    Arkadaşımın bu samimi haline çok duygulanmış ve hidâyeti için tekrar Allah'a yalvarmaya başlamıştım. Bu arada sorduğu sorunun cevabını düşündüğümde, Mehmed Kırkıncı Hoca'nın verdiği misâli hatırladım. Bu misâli arkadaşıma naklederek:
    "Seksen vagonlu bir tren düşününüz" dedim. "Bu vagonlardan herbirisini bir önceki vagon çeker. Fakat iş lokomotife dayandığında, artık 'lokomotif olmazsa, trendeki nizam bozulur ve hareket meydana gelmez. Eğer lokomotif de çekilse, o zaman lokomotif olamaz.
    "Bir er, askerlikle alâkalı emirleri onbaşıdan, o da yüzbaşıdan ve nihayet başkumandan da emri padişahdan alır. 'Ya padişah emri kimden alır?' diye bir sual sorulamaz. Zira padişah da birinden emir alsa, o zaman padişah olamaz. Padişah olmanın özelliği, emir almadan emir vermektir.
    "Bu misâllerden anlaşılacağı gibi, bütün mâhlukatı yaratan, fakat kendisi yaratılmamış olan bir kudretin varlığı zaruridir. Çünkü, doğurma ve doğurulma kanunu, yaratılanlara has bir durumdur. Bu kanun, kâinatı yaratan kudrette aranamaz."
    Yol arkadaşım, söylediklerimi başıyla dasdik ederken, bir koltuk arkamızda oturan genç, ikinci kez söze karışarak;
    "Peki, Allah kâinatı yaratmadan önce ne yapıyordu?" diye bir soru sordu.
    Onu da kısaca cevaplamaya çalışıp:
    "Bu sorunun sorulmasına, 'zaman' ve 'ezel' kavramlarının yanlış anlaşılması sebep olmaktadır" dedim. "Zaman, kâinatın yaratılması ile başlayan ve mahlukatla devam eden bir kavramdır. Yani, bizim bildiğimiz mânâda zaman da mahlukatla birlikte yaratılmıştır.
    "Mâziyi, hâl ve istikbal olmak üzere üçe ayırdığımız zaman, mahlukat için sözkonusudur. Ancak ezel için böyle bir taksimat yapılamaz. Ayrıca ezelin başlangıç noktası da düşünülemez. Ezel, mekâdan ve zamandan münezzeh olan Cenab-ı Hakka âittir. Allah'ın ezelî olması demek, başlangıcının ve sonunun olmaması demektir.
    Cenab-ı Hak ezelîdir. Zaman ise, mevcudatın yaratılması ile başlamıştır. Mevcudat yaratılmadan önce zaman yoktu. O halde Allah için böyle bir soru sorulamaz. Ancak, 'Ezelî ve Ebedî olan Allah, ezelde ne yapıyordu?' denilebilir ki, kıymetli bir âlim bu konuda şunları belirtir:
    "Cenab-ı Hak, ezelde her kayıttan mukaddes olarak ve fevkinde hiçbir mertebe olmayan Zat-ı Hakîmin uluhiyetine mahsus izzet ve azametini müşahede ediyordu.
    "Mukaddes varlığına, kudsî sıfatlarına ve esma-i İlâhiyesine (İlâhî isimlerine) tecelligâh olacak eşyanın hakikatlarını, mahiyetini, hüviyetlerini, plân ve programlarını, mânevî miktar ve suretlerini, ezelde ve ilim dairesinde takdir ve müşahede etmekteydi.
    "Cenab-ı Hakka mahsus olan bu keyfiyeti, âciz, nakıs ve mahdut olan mâhlukatın idrak ve ihata etmesi muhaldir. İnsanın aklı ve fehmi, zaman ve mekânın söz konusu olmadığı ezeliyeti ve onun sırlarını nasıl temaşa edebilir?"
    Sohbetimiz bu şekilde devam edip gitti. Öldükten sonra dirilme, kader ve melâike gibi aklî izahlar isteyen hususlar da konuşulmuş ve kısaca cevaplarla geçiştirilmişti. Özellikle Darwin'in evrim teorisi üzerinde fazla duruldu.
    Yol arkadaşımın ısrarla üzerinde durduğu bir başka mevzu da, "kötülüklerin, şerlerin ve şeytanın niçin insana musallat edildiği"ydi. "Bu yüzden birçok insan yolunu şaşırıp Cehenneme gittiğine göre, Allah'ın adaleti ve merhameti, buna nasıl müsaade ediyordu?"
    Arkadaşımın ve bizi dinleyenlerin arka arkaya yönelttiği bütün soruların cevaplarını, Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerinden faydalanıp hiç zorlanmadan cevap veriyor ve Cenab-ı Hakkın âhirzaman Müslümanlarına ihsan ettiği bu mükemmel Kur'ân tefsirinin kıymetini daha iyi anlıyordum. Şeytanların yaratılışı ile alâkalı soruya da aynı eserlerden faydalanarak cevap verdiğimde, muhataplarımın tam mânâsıyla ikna olduklarını görerek Allah'a şükrettim.
    Şunu bir hamd olarak ifâde etmek isterim ki, esasında son derece zor olan bu tür sorular sorulduğu zaman, o güne kadar o mevzularda okuduğum bütün deliller, müsâller ve izâhlar, bir film şeridi gibi gözümün önüne geliyordu. O hakikatları anlatırken sanki konuşmuyor, istifade ediyordum. Cenab-ı Hak, en muhtaç olduğum bir zamanda imdadıma yetişmiş, son derece kültürlü ve marksist zihniyetli bir kişinin karşısında, o kudsî hakikatlerin haysiyetini benim gibi bir âciz insan vasıtasıyla muhafaza etmek istemişti.
    Konuşmalarımız esnasında muhatabımı kırmamak, ürkütmemek ve şiddetli bir tartışma havasına sokmamak için büyük bir itina görteriyordum. Çünkü sohbetimizin başından beri, Bediüzzaman Hazretlerinin "Medenî insanlara galebe etmek (yani onlara bir fikri kabul ettirmek) ancak iknâ iledir, icbar (zorlamak) ile değildir" sözünü kendime rehber etmiştim. Bu yüzden arkadaşımın sertleştiği anlarda bile tebessümle cevaplar vererek havayı yumuşatmaya çalışıyordum. Ayrıca, kendime bir üstünlük süsü vermekten de şiddetle kaçınmıştım.

    alıntı..........
    Hatırlar mısın? Doğduğun zaman, sen ağlardın gülerdi alem. Öyle bir yaşam sür ki, mevtin sana hande olsun. Halka matem...
    Ölüm, sevgiliyi sevgiliye kavuşduran bir köprüdür
Hazırlanıyor...